Anayasa tartışmalarına dair

Anayasa tartışmalarına dair

Ayça Akpek

Türkiye henüz üzerinden dört yıl geçmişken yeni bir anayasa tartışması gündeminin içine girecek gibi görünüyor. İktidar bu konudaki ısrarlı tutumunu her fırsatta dile getiriyor. Oysa henüz dört yıl önce Cumhuriyet tarihimizin en köklü değişikliği yapılmış, kuvvetler ayrılığının yerine “kuvvetleri birleştiren” Türkiye tipi bir cumhurbaşkanlığı rejimi sistemi gelmişti.

Bu sistemin özetle ne olduğunu anlamak için son dört yılda çıkarılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerini taramak yetiyor. Şimdiye kadar sekiz cilt yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri Külliyatı’ndan hemen her alanda yapılan düzenlemeleri incelemek mümkün. Dolayısıyla yaşamımızın neredeyse tüm alanlarını düzenleyebilecek yetki ile donatılmış iktidarın “yeni anayasadan beklentisi nedir” sorusu düşünüldüğünde bir iki ihtimal var. Her ne kadar Türkiye’de hukuk devleti ilkesi pek önemsenmese de  şekilsel bir hukuk meşruiyeti ihtiyacı bunlardan ilk akla gelen. Çünkü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için (erken seçim seçeneği dışında madde 116/3) bir anayasa değişikliğine ihtiyaç bulunuyor (Anayasa madde 102/2).

Bu yazının amacı salt iktidarı anayasa tartışmasına iten gerekçenin kaynağını tartışmak değil şüphesiz. Ancak anayasacılık ilkeleri bağlamında bu gerekçeyi tartışmak durumundayız.  Anayasalar ilk ortaya çıktıkları iki yüzyıldır aynı amacı taşıyorlar: devlet iktidarını birey hakları lehine sınırlamak. Anayasalar bu bağlamda bir toplumsal sözleşmedir aynı zamanda ve bu nedenle yurttaşların, ortak ve birlikte yaşama kurallarının ortaya konulduğu bir irade beyanıdır. Hal böyle olunca bir toplumsal talebin değil, iktidarın “iktidar ihtiyacı” için yapılan anayasalar da anayasacılık anlamının dışına çıkıyor.

Türkiye’de anayasacılık tarihi de bu anlamın dışında ve özellikle 1971’deki anayasa değişiklikleri ile beraber iktidarı güçlendirmek üzerine bir oluşmuş bir kurallar manzumesinden oluşmuştur. Anayasaların onu oluşturanların zihniyetini yansıttığından hareketle diyebiliriz ki Türkiye’de anayasayı yapanların zihniyeti çoğulcu değil çoğunlukçu bir rejim üretmiştir.

Tam da bu noktada Bakır Çağlar hocayı anmak gerekiyor. Özellikle 1982’den bugüne sistem hocanın deyimiyle “başbakan demokrasisi”den “cumhurbaşkanı demokrasisi”ne evrilmiştir. 1982 Anayasası da, seçim yasaları, siyasi partiler yasasıyla birlikte bu anlayışa giden yolun taşlarını örmüştür. 2017 anayasa değişiklikleri ile birlikte ise 1982 Anayasası da kadük hale gelmiş bulunmaktadır. Artık 2017 Anayasası var. 2017 Anayasası yürütme yetkilerini iyice genişlettiğinden ve denetim yetkisi daha da sınırlandığından artık elimizde bir “başkan demokrasisi” de diyebileceğimiz bir sistem var.

Ancak 2017 Anayasası da yeterli gelmiyor olacak ki yukarıda belirtildiği üzere hayatımızın her alanını kararnameler ile düzenleyen sistem yine bizim adımıza yeni bir anayasa yapmaya talip. Anayasa yapım sürecinde izlenen yol, herkesin kendi anayasasını yapım süreci, haliyle nasıl bir anayasa istendiğinin de ipuçlarını taşıyor. Çünkü yöntem içinde amacı da barındırıyor.

Sonuç olarak yeni bir anayasa yapılmalıdır. Ancak yeni bir anayasa bu ülkenin yurttaşları ile birlikte “hukuk devleti” talebiyle yapılmalı, hukuk devletini kurmalıdır. Tüm bu hukuksuzluğun yarattığı öngörülemezlik içinde eriyen umudumuzu, yaşama sevincimizi ancak eşitlik, adalet ve demokrasiye bağlı bir hukuk devletinde yeniden kurabiliriz.

Aksi halde hukuksuzluk kendi kültürünü yaratmaya devam eder.  Bu kültürün adı güçlünün yanında durma kültürüdür. Çünkü hukuksuz bir düzende öngörülebilir olan tek şey güçlünün yanında durmaktır. Güçlünün yanında durmanın tek kült olduğu bir düzende adalet, liyakat, ahlak vb kavramların esamesi okunmayacağından böylesi bir rejim “her yerde” ve yalnızca “yağma” üretir.