Antalya Kent İzleme Platformu: Yerel yönetimlerin tarafsız olduğunu söylemek aldatmacadan ibarettir

Antalya Kent İzleme Platformu: Yerel yönetimlerin tarafsız olduğunu söylemek aldatmacadan ibarettir

Nüve Röportaj

Kentler büyük bir saldırı altında. 31 Mart sonrası kurulan belediyeler rejimi ile merkezi iktidar arasındaki büyük mücadele kentlerin kanatılmasının önüne geçilmesini de engelliyor. Çünkü yurttaşın oyu daha fazla önem arz ederken kaldırım işgaller, esnafın verdiği zarar, kentin işgali durmadan artıyor. Antalya’da ise pek çok yerde görülmeyen bir kent izleme platformu kent ihlallerini raporluyor. Daha önce de çıkardıkları raporu kamuoyuyla paylaşmışlardı. Son raporları ise çarpıcı: Tuhaf bir şekilde sosyal demokrat belediyelerin ihlalleri azımsanmayacak sayıda. Bütün bu sorunları Antalya Kent İzleme Platformu Sözcüsü Avukat Mustafa Şahin’le yazıştık.

Ali Naki: Kentlerin dükkan, kentlilerin müşteri olarak görüldüğü kapsamlı bir saldırı altındayız. Antalya Kent İzleme Platformu ise kamuoyunu sıklıkla uyarma gereksinimi duyuyor. Bu konuda başarılı olabiliyor musunuz?

Mustafa Şahin: Saldırı altında olduğumuz doğru. Kapsamlı ve o ölçüde kuralsız bir saldırı olduğu da bir gerçek. Kentleri ticarethane, kentlileri de müşteri olarak gören egemen anlayış artık işine geldiği gibi, insan ve doğa kıyımına aldırış etmeden oynuyor. Oyuncu değiştiriyor, beğenmediği oyunu iptal ediyor, yeniden oynatıyor. Ve sonuçta her alanda sınırsız bir keyfiyet içinde kendi bildiğini okuyor.

Kentlinin hakkı güvence altına alınmalı

Bu oyunda artık toplumsal ihtiyaçlar ve kamusal çıkarlar değil, yalnızca çıkar çevrelerinin; politikacılarla “al gülüm ver gülüm” bağı olan ayrıcalıklı sermaye çevrelerinin beklentileri esas alınıyor. Onun için oyunda kalmak lazım. Duyarlı yurttaşların, bağımsız ve tarafsız hareket eden uzmanlık alanlarının kenarda tutulmak istendiği bu oyunu bozmak lazım. Neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalan, kötülük üreten ve toplumu teslim almak isteyen bu oyunu deşifre etmek ve başka türlü okumaların da mümkün olabileceğini ortaya koymak lazım. Antalya Kent İzleme Platformu, “kent hakkı” kavramına sahip çıkan gönüllü bir oluşum. Yani bir yanıyla “haklarımız”, diğer yanıyla “sorumluluklarımız” üzerinden kent yaşamına katkı sunmak üzere bir araya gelmiş kentlilerden teşekkül ediyor. O nedenle kentsel yaşamda hak ettiğimiz temel ihtiyaçlarımızın karşılanması ve kamusal değerlerimizin korunması doğrultusunda merkezi ve yerel yönetimlerin yükümlülüklerini takip ederken, aynı zamanda her bir kentlinin haklarına sahip çıkmak ve bu amaçla kent yönetiminden doğrudan bilgi istemek, kararlara katılmak, denetlemek, hesap sormak üzere örgütlenmelerinin kaçınılmazlığını ve güvence altına alınması gerektiğini savunuyor. 

İhlaller tartışma ortamı bulamıyor

Merkezi ve yerel yönetimlerinin kente ilişkin tasarrufları ortada iken, bu manzarada yeterince başarılı olduğumuzu söylemek mümkün değil elbet. Ama uyarılarımız, etkinliklerimiz ile yaşam alanlarımızdaki hak ihlallerine karşı bir alan açtığımız, bu yolla bir tutum alış sağladığımız, bir arşiv oluşturduğumuz, hafızamızın boşaltılmasına izin vermediğimiz de bir gerçek. Nitekim daha önce 2013- 2019 yıllarını kapsayan ve bu yıl başında da 2020 yılına ilişkin paylaştığımız kent hakkı ihlalleri envanteri olumlu tepkiler aldı. Her ne kadar ülkemiz gibi Antalya’nın da demokratik bir ortamdan yoksun olması nedeniyle kamuoyu ile paylaştığımız kent hakkı ihlalleri muhataplarını içine alacak şekilde tartışma ortamı bulamıyorsa da  hesap vermekten kaçınılamayacak günlere birikim sağladığı da bir gerçek.  

Kent bütününde karşılaşılan hak ihlallerinin paylaşıldığı, birlikte çözüm arayışlarının ve dayanışmanın geliştirilmek istendiği bu platformun öncelikli başarı kriteri, doğru ve tarafsız bilgi paylaşımı ile kentte farkındalık oluşturması ve menşei ne olursa olsun hak ihlallerine karşı sessiz kalınmamasıdır. Bu anlamda platformun, olabildiğince işlevini yerine getirdiğini düşünüyorum.  

A.N.: Son kent ihlalleri raporunuzda sosyal demokrat belediyelerin de öne çıktığı görülüyor. Bu son derece çarpıcı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

M.Ş.: Son seçimlerde yerel yönetimlerde önemli ölçüde el değiştirmeler oldu. Antalya’da bu dönemin yerel yöneticileri ağırlıklı olarak Millet İttifakı’nın adayları oldu. 2013-2019 yıllarında yerel yönetimler, ağırlıklı olarak merkezi yönetimin izdüşümü olarak hareket etmişti. O nedenle o dönemin kent hakkı ihlallerinde Antalya’da merkezi yönetim kadar Büyükşehir Belediyesi de ağırlıklı yer tutmuştu. 

2020 yılının ihlallerinde ise ağırlıklı olarak merkezi yönetimin ve paraya tahvil edilebilecek kamu kaynaklarına sahip ilçe yönetimlerinin, ama daha çok merkezi yönetimin yönlendirme ve teşviki ile hayata geçirilen hak ihlallerinin öne çıktığını görüyoruz. Kuşkusuz tek adam yönetimin izdüşümü uygulamalarına göre daha demokratik ve daha ulaşılabilir yerel yönetimler daha iyi oldukları kabul edilebilir, ancak bu durum tek başına kent hakkı ihlallerinde gerileme sağlamamaktadır. Bilindiği gibi mekanın örgütlenmesi, altyapı ile değişim sürecinin ve tüketimin sürdürülmesi için gerekli önlemler almak üzere, yerel yönetimlerin uymakla yükümlü ekonomik, sosyal ve hukuksal düzenlemelere merkezi yönetim karar veriyor. Diğer bir deyişle devlet, merkezi yönetim aracılığı ile yerel yönetimlere yaşam alanlarını yeniden düzenleme işlevi yüklerken, belirleyiciliğini sürdürüyor. Yönetim olgusunun yerel düzeyde sağlanması ve korunması yanında işgücünün yeniden üretimine katkıda bulunması, bu amaca yönelik fiziksel ve kültürel koşulları sağlaması yerel yönetimlerden bekleniyor. 

Sermaye için yerel yönetimler hayati önemde

Yerel yönetimlerin ihtiyaçları ve yatırımları için ilişkilendiği tedarikçiler, yatırımcılar ve finansman kaynakları ile rant sağlayan kararları sermaye çevrelerine, piyasaya dolaylı ve doğrudan katkıda bulunmakta, bu durum cazibelerini artırmaktadır. Günümüz koşullarında ise küresel sermayenin ilgisi ölçüsünde doğrudan yerel yönetimlerle ilişkilenebilmesi, devlet garantörlüğü altında yatırım ve işletmecilik örnekleri yaygınlaşırken devletin yerel yönetimlere yönelik kaynak desteğini büyük ölçüde sınırlandırarak kamusal hizmetlerin ticarileştirilmesini dayatması; sermaye dünyası için yerel yönetimlerin hayatiyetini daha da artırmıştır. Böylesi bir devlet düzenin ve işleyişinin yönetimler üzerinde sermaye gücü ve baskısı yaratmaması mümkün değildir.  Bu nedenlerle hem merkezi hem de yerel yönetimlerin esas olarak toplumsal yapıda var olan farklı çıkarları dengelediği, tarafsız ve toplumsal çatışmaların üzerinde bir konuma sahip olduklarından söz etmek, aldatmacadan ibarettir.

Bu nedenlerle diyebiliriz ki, yerel yönetimleri, nasıl bir bütünün parçası olduğu, kendilerine yüklenmek istenen işlevlerin neler olduğu olguları birlikte ele alındığında, tedavüldeki yapılara ve uygulamalara yönelik toplumsal olandan yana dönüştürücü bir irade ve örgütlenme ortaya konulamadığı, öncelikler bütünlükçü bir şekilde toplumsal ihtiyaçlarımıza göre belirlenemediği sürece, esasa etkili bir gelişme beklenmesi gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.

Belediyecilik egemenlik ilişkisini ifade eder

A.N.: Belediyeciliğin nereye varacağını düşünüyorsunuz? Gidişat size göre iyi midir, kötü müdür?

M.Ş.: Belediyecilik belirli bir yaşam alanını ifade ettiği kadar aynı zamanda orada hüküm süren egemenlik ilişkilerini de ifade ediyor.

Belediyenin Türkiye’de kurulan ilk biçimi Şehremaneti’dir. Osmanlı İmparatorluğunda şimdiki zabıta görevini yapan, şehrin temizlik ve güzelliği ile ilgilenen 1854 yılında yerel yönetim biçimi olarak oluşturulan Şehremaneti’nin başında olan kişi Şehremini’dir. Şehremini, sarayların ve devlet yapılarının bakımına, onarımına, ödemelerine, haremin düzenine bakmakla yükümlü devlet görevlisine verilen isimdir. Köken olarak saraydan çıkma ve sarayın hükümranlığına hizmet etmek üzere görevlendirilen bir saray görevlisine; güncel anlamıyla ise kamu otoritesinin himayesinde, sermaye dünyasının kendisini yeniden üretmesine, sermaye birikimine hizmet etmesine emanet edilen kent yönetimlerinin şehir efsanelerinin peşinden mi gideceğiz? Yoksa toplumun ihtiyaçları, yaratılan rant ile değil, bizzat siyasi tercihlerle, kamusal çıkarları esas alan planlama ilkelerinin hayata geçirilmesi ile, muhtaç bırakılanların, dışlananların, mülksüzlerin söz, yetki, karar süreçlerinde bizzat yer almaları, kamusal zenginlik kaynaklarının kamusal yarar doğrultusunda kullanımının sağlanması sayesinde aşılabilir mi diyeceğiz? O nedenle gidişat iyi de olsa kötü olsa belediyecilik bize bu iki soruyu sorgulamamızı sağlar. Sermaye sahiplerinin daha fazla kar elde etme güdülerinin sonucu olarak insan ve doğa kıyımları ile karşılaştıkça, olan biten hak ihlalleri karşısında eş, dost, akraba, komşularımız ve iş arkadaşlarımızla dayanışma içinde olmamız, bu saldırganlıklara nasıl dur diyebileceğimiz, başkalarına muhtaç olmadan kendi kendimizi nasıl yönetebileceğimiz  sorularına cevap bulmak zorunda olduğumuzu hatırlatır. Şimdi bu sorular sıklıkla sorulmaya devam ediyorsa ve hepimizle alay edercesine yalanlar, yasaklar ve yaptırımlarla bir araya gelmeler engelleniyorsa ve çaresizliğe terk edilmek isteniyorsa toplum, cevap vermeye de hazırlanıyoruz demektir. Beklenen iyi gidişat da budur.