Bir kapitalizm hikayesi: IKEA evinizin her şeyi

Bir kapitalizm hikayesi: IKEA evinizin her şeyi

Eren Aksoyoğlu, Birgün

Christiane Kerner, hastanede 8 ay uyuduktan sonra uyanmış; dünyayı odasından ve oğlu Alex’in anlattıklarından takip etmektedir. Onun uyuduğu süre içerisinde sosyalist Almanya yıkılmış, doğuyla birleşmiş; Birleşik Almanya kapitalizme büyük bir süratle geçmiştir. Sosyalizmin neferlerinden biri olan Christiane’ın büyük şoklar geçirmesi sağlığı açısından tehlikelidir.  Bu yüzden dış dünyayla bağlantısı oğlu Alex tarafından kesilmiştir. Christiane, Alex’in yarattığı sosyalist dünyayı anlamaya çalışırken bir gün yatağından kalkıp sokağa çıkmaya karar verir. Alex’in evde olmayışından yararlanarak 72 metrekarelik evinden çıkar. Reklam tabelalarıyla donatılan ve henüz farkına varamadığı ‘Yeni Almanyası’nın sokaklarında ilerlemeye başlar. IKEA tabelalarının yanından geçer. Caddeye çıktığında arkasından gelmekte olan helikoptere gözü takılan Christiane, Doğu Almanya’nın ve sosyalizmin yaratıcılarından Lenin’in sökülmüş ve taşınmakta olan heykelini görür. Bir ülke sosyalizmden kapitalizme büyük bir süratle geçerken Alex’in tüm çabalarına rağmen Christiane bu sert geçişe dayanamaz ve hayata gözlerini yumar.

Elveda Lenin filmini anlatan bu metin kapitalizmin yıkıcılığını gözler önüne seren en naif cümlelerle süslenmiştir. Zira örneğin İKEA bir perakende zinciri olmaktan daha çok kapitalizmin girdiği ve geliştiği ülkelerde bir tüketim zinciri olma alışkanlığı sergilemektedir. Türkiye gibi henüz gelişmekte olan ve devletin piyasa mekanizmasını denetlemediği/düzenlemediği ülkelerde IKEA ve benzeri perakende zincirleri hem kendi sektörlerinde ezber bozarak türde bir rekabeti yok edici bir kural olarak üreticilerin ve ara satıcıların önüne koyar hem de tüketim kültürünü bir yaşam biçimi kılarak tüketicileri kendine ve türevlerine bağlı hale getirir. Ankara’da Siteler’den mobilya alma alışkanlığı gösteren bir ailenin Tuzluçayır’a, IKEA’nın Ankara mağazasına kadar olan yolculuğu bir halkın piyasa mekanizması önünde diz çökmesine kadar uzanır.

Her gün binlerce mesaj gönderilerek pes ettirilen ve siyasetin-mücadelenin dışına çıkarılan geniş kitlelerin tüketme alışkanlığına şekil vermek, bir çocuğu pamuk şekerle kandırmak kadar kolaydır. Çünkü insanların evlendirildiği veya kavga ettirildiği öğle programları; aşk ve ihanet üzerine kurulu video klipler; yüzbinlerce araçla işe gitme ve eve dönme telaşı içerisinde geçirilen gündelik yaşam geniş kitlelerin uyuşturulmasını beraberinde getirir. Bir sivil toplum kuruluşuna üye olamamak, akşamları kitap okuyacak vakit bulamamak, çocuklarla ilgilenmek yerine azarlamak üzerine kurulu bir ev eğitimi sistematiği ve yüzlercesi; yani vakitsizlik, sorgulamamak ve yargılamayı kısa kesmek gibi hatalar beraberinde sistematiğin bize sunduğu haplarla ayakta durmayı getiriyor. Türkiye ve piyasa mekanizmasının esir aldığı ülkeler her köşe başında uyuşturucu kullanılan kirli bir gece kulübüne benziyor.

Tüketim kültürü oluşturan IKEA’yı diğerlerinden ayıran bir mevzu var. IKEA, parçaları elinize tutuşturup bunları kendinizin bağlamasını istiyor. ‘İşe yarar insan modeliyle’ yüzleri güldüren IKEA’nın bu hamlesinin ardında daha çok para kazanma isteği yatıyor olabilir. Ama esas mevzu insanları üretim sürecinin içinde tüketici olarak dahil etme isteği. Böylece tüketim kültürü yeni bir form alıyor ve Fight Club’ın ardındaki meşru zemin yok edilmeye çalışılıyor. Halbuki Tyler Durden bir dövüş kulübü gecesinde kapitalizmin; piyasa mekanizmasının yeni oyuncağı ‘tüketim kültürünün’ bütün rezilliğini şu cümlelerle ortaya döküyor:

“”Burada, yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bu potansiyeli görüyorum. Ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun! Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde… Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük savaşı yaşadık nede büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. En büyük buhranımız hayatlarımız… Televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız. Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. Ve o yüzden çok çok kızgınız…“