Bir Taksim öyküsü

Bir Taksim öyküsü

Ebru Yılmaz

“Umut Durağında Seçim”

“…bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler.”
Aristoteles

Neşenin, umudun, hüznün, acının, direnişin, kavganın, ölümün… Neredeyse insana ve dolayısıyla topluma ait her duyguyu yaratan eylemin kimi zaman kolektif, kimi zaman sessizce bireye özgü şekilde yaşandığı yegâne mekân, Taksim!

Mekânın üretimi, toplumsal, sosyal, ekonomik ve fiziksel etmelerin ilişkiler ağından doğar, yenilenir, yinelenir. Mekân, kentin sonsuz devinimi içinde köktenci yıkımların ya da anlamlı eklenmelerin sonucunda var olur fakat mekânı üreten tüm bu kapsayıcı yaratıcıların dışında, yaşayan mekânı var eden ana unsur bedendir.  Lefebvre referansıyla söylemek gerekirse, mekânın üretim ham maddesi doğadır, mekânın ilişkili olduğu en güçlü doğa unsuru ise bedendir. Yaşayan mekânın temel unsuru olan beden referansından bakışla, Taksim’in mekansal var oluşu belki de ilk kez şu günlerde yaşadığımız “yeniden Taksim” süreciyle bedeni içermektedir.

Doğa ham maddesinin mekânı yaratma dinamiği, Taksim’in ilk var oluşunda su taksimi yapmasıyla gerçeklik kazanmasına karşın sonraki süreçlerinde yok sayılmıştır. Taksim, su-mekân ilişkisinin yarattığı yurttaş temelli kısıtlı mekansallıktan, otorite, temsiliyet ve tanımlama aracı olan doğasız ama geniş mekansallığa sürekli savrulmalar yaşamış bir öyküye sahiptir. Günümüz Taksim’i için yakılan ağıtlar ve mekansal tanımlama, Taksim öyküsünün doğasından kopmuş, kendiliğinden var olma izni verilmemiş şekilde gelişmesi nedeniyledir.

Su taksimi yaptığı, insan-su ilişkisini kurduğu ilk andaki varlığından, bir yanı Pera bir yanı Kışla olan ve ilişkiler var eden ana geçişi, Taksim’in mekansal kurulumunun neredeyse temelidir. Kışla otoritenin gösteri alanı olmanın dışında, şehri yaşayan bireyin de var oluş mekanlarından biridir, at yarışmaları, cambaz gösterileri, konaklama alanlarıyla bir yaşam alanı sunan Kışla, Taksim aracılığıyla kentin en canlı yaşam kanadına, Pera’ya uzanmaktadır. Bu yaşam aksında var olan Taksim, o çok katmanlı mekansallığını somut su işlevinden, otoritenin gösteri alanına oradan da bedenin var olma, var etme alanına bu dönemde genişletmiştir.

Otorite mekanizmasının el değiştirmesiyle gösteri temsiliyeti Kışla’dan anıta dönüşmüştür fakat bu dönemde Taksim en köklü dönüşümünü yaşam alanı genişlemesiyle yaşamıştır. Kışla gibi devasa bir otorite kütlesi kendini anıtla temsil etmeyi seçmiş, Kışla yerine ise yeni otoritenin anlayışın temsili olarak parkı koymuştur. Parkın gelişi Pera’dan uzanan akışkan yaşamı güçlendirecek diye düşünülebilir fakat yeni otorite, Kışla-Pera arasında Taksim’i,  ulusun inşa gösterisinin mekanı kılmıştır. Taksim artık yaşamın kurulduğu ve dağıldığı ana merkezdir fakat bu yaşam artık iki canlı mekân (Pera ve Kışla) arasında kendiliğinden kurulan bir örgütlemeyi değil, yeni toplum inşasının yaşamıdır. Taksim artık daha keskin, daha hareketli ve daha muktedirdir, birey ölçeğinden kopmuştur orası artık bir ulus alanıdır. Bu sürecin başlangıcında süreci inşa eden otorite tarafından ulus bayram gösterilerinin alanı olarak kuvvetlenen bu mekansallık; toplumun alanı olduğu bilincine varınca gösterilerin değil, olayların mekânı olmuş yeniden insana karışmıştır. Planlanan, kurgulanan ve otoritelerce düzenlenen gösteriler yerini, an’ın ve kendiliğinden olmanın yarattığı kolektif birlikteliklere bırakmıştır, bu sebeptendir ki Taksim öyküsü içinde fiziksel keşmekeşine rağmen en güçlü hatıralar bu dönemden kalmadır.

Doğadan aracı mekân olmaya, bireyin yarattığı mekân olmaktan ulusun mekânı olmaya oradan en güçlü varlık dönemi olan -mekânın bilinciyle- toplum mekânı olmaya uzanan Taksim öyküsü artık öyküsüz bir döneminde ve yaşamsız haldedir. İşte tam bu öyküsüzlük hali bize Taksim’i yeniden var etmeyi belki de yeniden bedenle buluşturarak, yaşama kavuşturma ihtimalini sunmaktadır. Bugün yeni otoritenin aracılığıyla Taksim için yeni bir umudun durağındayız.

“Kentte, her durumda gözün görebileceği, kulağın işitebileceğinden fazlası, keşfedilmeyi bekleyen bir dekor ya da manzara vardır. Hiçbir şey kendiliğinden deneyimlenmez. Çevresiyle her zaman bağları olmalıdır, kendisini meydana getiren olaylar dizisiyle, geçmiş deneyimlerin hatırasıyla algılanabilir.”
Kevin Lynch

Bugünümüzün konumlandığı Taksim’in öyküsüz hali, kentsel belleğimizin yok olma eşiğinin en net sonuçlarından biridir. Nasıl ki, kent kendisini toplumsal yaşam ve mekân-zaman sarmalında var ediyorsa, kent belleğimiz de mekanlarımızın bilinci ve yaşamsal göstergeleriyle var olabiliyor. Bizim bugün kaybettiğimiz ne sadece Taksim ne diğer meydanlar kaybolan kent belleğimiz ve toplumsal hafızamız. Bu sebepten, yaşamdan kopmuş Taksim için İBB’nin bizi getirdiği noktanın kıymeti de artmaktadır. “İstanbul Meydanlarına Kavuşuyor” çıkışıyla başlayan yarışmalar süreci, kamuoyunun tartışmasına açılan her meydan için yeni bir öykü yaratma olanağı sunuyor fakat bu meydanlardan en özel olanı şüphesiz, Taksim çünkü onun öyküsü aslında Türkiye halklarının 200 yıllık var olma, kendini bulma öyküsüyle aynı ve bu aynılık sadece meydana değil öyküsüz ve umutsuz kalmış bizlere de yeniden söz üretme imkânı sağlıyor. Taksim yeni var oluşunu tanımlama aracı olarak yarışmayla bize sunulurken hem kamuoyunun tartışmasına açıldı hem de yarışmanın biçimiyle katılımcı bir iş üretme denemesinin alanı oluyor. Kavuşma durağı ile başlayan süreç bir yeniden hayal etme halinin başlangıcı denilebilir. Kavuşma durağı, Taksim’de kaldığı süre boyunca zarif varlığıyla Taksim’in öyküsüz, yaşamsız ve insansız kalışının kanıtı oldu. Katılımcı ve kentli olarak kavuşma durağı, Taksim için yeniden umut kapısı aralarken aynı zamanda belediye zihninin de yansıması oldu çünkü kavuşma durağı beden-mekân odaklı bir anlayışın ürünü. Buradan bakarak denilebilir ki, Taksim yarışması Taksim’in mekânı yeniden doğa ile yani bedenle var etme niyetinin uzantısı. Belediye, Taksim için belki de öyküyü başa sarıyor çıkarımı yapmak çok da mesnetsiz olmayacaktır.

Tüm bu Taksim okumasının somut uzantılarına gelirsek, uzun ve çok sesli kolokyumda aslında bu yeni sürecin özetini İBB genel sekreteri Mahir Polat yaptı. Polat, tekniğin zorbalığından kaçınmaya çalışarak, mekansal hafızayı yeniden tesis etme yolu olarak katılımcı yarışmayı seçtiklerini söyledi. İki aşamalı ve uluslararası olarak açılan yarışma, ilk aşamada 146 proje başvurusu aldı. İlk aşamada seçilen 20 proje ikinci aşamada yeniden teslimlerle değerlendirildi ve jüri tarafından 3 proje son aşama olan oylamaya bırakıldı. Oylama süreci ise üç ayaklı olarak gerçekleşecek, ilk ayağı 19 Ekim itibariyle online katılımla halk oylaması, ikincisi jürinin seçimi, üçüncüsü ise İBB’nin seçimi. Bu üç ayaklı değerlendirme neticesinde ise taksim yeni uygulama projesine kavuşmuş olacak. Artık bu noktada muhtemel Taksim olmaya aday 3 projeye de bir bakmak yerinde olacaktır.

15 nolu Proje

15 nolu Proje – Taksim Kolektifi – Şerif Süveydan ve ekibi

Taksim’in belki de en somut sorunlarından mevcuttaki karanlık kot ile meydan kotu arasındaki ilişkisizlik, bu proje alt kotla ilgilenmeden meydanın varlığını niteleyen hatta onu seyir alanı olarak tanımlayan bir yaklaşım sergiliyor. Marmara Otel’in önündeki araç yolunu meydandan bölen ağaçlandırma ve tramvay aksına verdiği yeni yönlendirme çok işlevsel ve meydanı niteler, alan açar durumdayken;  üst kottan giden ve belirli duraklar halinde seyir yönlendirmesi çizen köprü meydanı o derece zayıflatıyor. Taksim meydanı köprünün ihtimal olarak sunduğu etkinlik ve dolaşımı varlığıyla zaten yapabiliyorken, köprü şu vaziyetiyle işlevi yeniden işlevlendiriyor. Taksim’e yüklediği kıymetten ötürü tüm okumaların projede somutlaştırılmaya çalışılması meydanın ihtiyacı olandan fazla bir karmaşa yaratmış fakat biraz daha sadeleştiğinde en kolay adapte edilebilir proje 15 nolu proje demek yanlış olmayacaktır.

16 nolu Proje

16 nolu Proje – Herkesin ve Her Şeyin Meydanı Taksim – Bünyamin Derman ve ekibi

Karanlık kottan en rahatsız ve onu tamamen dönüştürmeye yönelik yaklaşımı gördüğümüz proje, aynı anda birkaç keskin geçiş yapmaya çalışıyor. Karanlık kot Taksim Bellek Müzesi’ne dönüşürken araç yoğunluğu tekrar meydan kotuna çıkarılıyor fakat yeşil de arttığı için kısmen daha sağlıklı ama elbette daha yoğun bir dolaşım öngörülüyor. Su öğesinin güçlü bir şekilde kendine yer bulması fikri isabetli olsa da meydanı bölmesi bir o kadar endişe verici görünüyor. Vaziyette bakıldığında işleyen yeşil ve boşluk örgütlenmesi öngörülen ağaçların kökleri nedeniyle kesitte şüphe yaratıyor. 16 nolu proje olumsuz bazı teknik aksaklıklarına ve bellek müzesinin tanımsız kalışına rağmen projeler arasında mevcut sorunlara en somut cevapları veriyor fakat su kullanımı ağaç kesitleriyle de yeni sorunlar yaratıyor.

19 nolu Proje

19 nolu Proje – Obruk – Kutlu İnanç Bal ve ekibi

Ankara’lı ekip en cesur tavır koyan projeyi çıkarmış demek yanlış olmayacaktır. AKM odağıyla hareket eden proje karanlık kot, meydan kotu ilişkisini büyük bir çukurda sarmal kotlanmalar yaratarak kuruyor. Karanlık kotu meydan kotuyla sağlıklı bir ışıkta dolaşımla ilişkilendirirken bunu sanat işlevleri katarak AKM önünde yapması çatışma yaratıyor. Yeşil örgütlendirmesini parkı büyüterek yaparken Cumhuriyet Caddesi içinde tanımlı bir alan da yaratıyor. Yeşil çatı ve altında yaratılan işlevlendirme de oldukça iyi çalışıyor. Yeşil örgütlendirmesi ve işlev dağıtımıyla insan ölçeğinde oldukça iyi çalışan proje çukurun konumlandığı yerin meydanı bölmesi ve içerdiği işlevlerin AKM ile çatışıyor olması oldukça endişe verici görünüyor.

Velhasıl, kent belleğimizin en yüklü mekanının yeniden örgütlenmesinden ziyade bu örgütlenmeye gelene kadar o mekânın yaşadığı öyküye tekrar bakmak ve önerilen muhtemel 3 yeni Taksim’i kentli olarak seçme şansına sahip olmak oldukça kıymetli bir durum. Katılımcı sürecin birçok sorununa rağmen kentli direnişinin en yakın hatırasını barındıran Taksim için seçtiğimiz idarenin bizleri dahil ediyor olmasını değerlendirmek oldukça önemli bu değerlendirme sürecinde mekanımızın öyküsüne bakmak da… Çünkü bu biz Türkiye kentlilerinin öyküsü.