Çemberin içine davet

Çemberin içine davet

Eren Aksoyoğlu

Türkiye’nin sosyal demokrat partisi uzun süredir Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın tamamının imzalanmasını ve uygulanmasını istiyor. İktidarın ise bazı maddeler üzerinde çekinceleri var. Çekince düşülen maddelerin uygulanması halinde Türkiye’nin bölüneceği paranoyası Türk sağının yerelleşme üzerine düşüncelerini de özetliyor.

Malum fotoğraf birkaç gün boyunca farklı varyasyonlarla dolaşımda kaldı.

Sosyal demokrat parti tam da olması gerektiği gibi etkin yerelleşmeyi savunuyor; bu savunu elbette bazı pratiklerde doğru yere tekabül etmeyebiliyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Covid-19 salgınının getirdiği çözümler çerçevesinde İzmir Anakent Belediyesi bazı park ve dinlenme alanlarına çemberler çizerek kentliler için bir sosyal mesafe belirlemiş oldu. Ancak kentlilerin sosyal mesafeye uymadıkları fotoğraflarla belgelendi. Bu fotoğraflar ise “siyasal toplumu” simgeleyen mecralardan birine, Twitter’a düştü. Kullanıcılar, doğal olarak, yurttaşların “sorumsuzluğunu” dile getirdi; tepkiler büyüdü ve bir sosyal lince dönüştü. Bunların hepsi anlaşılabilir tepkiler. Ancak etkin yerelleşmeyi savunanların “sorumsuz” yurttaş linç edilirken bu soruna bir çözüm aramaları da kaçınılmaz.

Merkezi parçalamak

Türkiye’de İçişleri Bakanlığı’nda ve valilik kurumunda vücut bulan bir merkez tahakkümü var. Bu tahakküm aynı zamanda il ve ilçelerin sınırlarını çiziyor, demografik yapıyı belirliyor, belediye meclisinin kararlarını denetliyor, çoğu zaman yerel yönetime yapması gerekenleri hatırlatıyor, hatta merkezi iktidarın perspektifini çoğu zaman yerel yönetimlere dayatıyor. Bırakın Ankara’daki merkezi iktidarı, yerel yönetim ile merkezi iktidarın bölgedeki teşkilatlanması arasında dahi çok net ve kesin bir hiyerarşik düzenek var. Merkezi iktidar bakanlık ve teşkilatlarla gerekli tahakkümü her aşamada kurmaya özen gösterirken yerel yönetimler bu tahakküm ilişkisiyle mücadele etmek için yasal-kurumsal altyapısını güçlendirmeye, siyasi mücadelesini ise bu yasal-kurumsal altyapının uzağında konumlandırmaya özen gösteriyor. Esasen vizyon belgelerinin veya projelerin bazı toplumsal gruplara tekabül etmemesi de çoğu zaman bununla ilişkili. Hatta bu toplumsal grup kentli gençlerse tekabül etmesi neredeyse imkansız hale geliyor.

Yüzde 99’un yetmediği zamanlar

Altyapının üstyapıyı belirlemediği, buna karşılık siyasetin öncellendiği dönemlerde siyasi saik ve ritüeller belirginleşiyor; siyasetin doğası hiçbir boşluk bırakmıyor. Böyle dönemlerde gençler gibi tercihleri son derece önem kazanan toplumsal gruplar için yüzde 99 yetmiyor. Yapılması gereken yüzde 100’ü yakalamak oluyor. Covid-19 sürecinde de baskılanma ve toplumsal gerilimin yükselmesi beraberinde siyasi bir patlamayı getiremeyeceği için İzmir’de görüldüğü gibi çemberin içine dahil olmayan gençleri getiriyor. Öyle ki bu baskılanma ve yükselen toplumsal gerilim bütün salgın boyunca balkonlardan edilen alkışların ezanla bastırılması veya minarelerden Çav Bella okunması gibi toplumu oldukça gerecek birkaç hamleyle ya geçiştirildi ya da manipüle edilmek istendi. Post-truth bu dönemde kendini çok defa göstermek istedi.

Ancak gençlerin çemberin içinde olmamasını büyük ölçüde merkezin tahakkümüyle sonuçlanan yasal-kurumsal yapıda aramak gerekiyor. Bu tahakküm aynı zamanda Türkiye yerel yönetimlerinin her birini üniter devlet yapılanması içerisinde Ankara’nın bir parçası olarak görüyor. Bir egemen devlet söz konusu olduğunda bu anlaşılabilir bakış açısıdır. Ancak üniter devleti de oluşturan bu organlarının pozisyonlarını doğru tanımlamak hayati nitelikte. Zira bunu yapamıyor olmak gençlerin siyasete katılmamasından kendilerini dışlanmış hissetmelerine kadar pek çok aşamada sorunlara yol açıyor.

Ayrıca aynı sorun bizim yerel yönetimlerimizin kendini aynı zamanda tam adıyla ifade etmelerine yarıyor. “T.C.”yle başlayan isimler “belediyesi” ibaresiyle bitiyor.

Binanın üstünde “belediye” yazmazsa olmaz

Belediye insanların vergi yatırdığı, rayiç bedel hesaplattığı, ruhsat aldığı yüzlerce devlet dairesinden biri. Gençlerin oluşturduğu toplumsal grupların siyasi çevreden bir tanıdıkları yoksa hemen hemen yollarının düşmediği bir yer. Bu yasal-kurumsal yapıyla olabildiğince az diyalog kurmaya özen gösteriyorlar. Belediye binalarının üstünde isimleri var. Giriş kapılarında turnikeler var. Sizi yönlendiren tabelalar ve elbette kapıların önünde isimlikler de söz konusu.

Dünya kentlerinin bir çoğu “belediye” ibaresi kullanmıyor.

Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre yerel yönetimlerin sosyal medya hesapları siyasal toplumun üyeleri tarafından takip ediliyor. Hatta CHP’liler bütün CHP’li belediyeleri, AKP’liler ise bütün AKP’li belediyelerin paylaşımlarını takip etmeye özen gösteriyor. Bırakın siyasal toplum-ekonomik toplum geçişini bir CHP-AKP geçişi bile söz konusu değil. Buna benzer bir elin parmakları kadar eksen belediyelerin yönettiği sosyal medya hesaplarını veya onların dokunduğu-etkilediği çevreyi de sınırlıyor. Aynı zamanda belediyelerin kendilerini yasal-kurumsal bir çerçevenin içine hapsetmeleri de bu sınırları belirginleştiriyor. Pek çok belediye yönetimi için sosyal ağlarda birden çok çember oluşuyor. Buna göre birinci çemberde belediye başkanı, çevresi, sosyal medya departmanı, siyasal organizasyonlar (parti örgütleri, kadın kolları ve gençlik kolları vb.) yer alırken ikinci çemberde siyasetin uzağındaki seçmen grupları yer alıyor. Kendini sınırlamış belediyenin her paylaşımı birinci çembere erişirken ikinci çember bu yasal-kurumsal yapıdan hızla uzaklaşıyor. İşte İzmir’dekiler de ikinci çemberde olan, bu yasal-kurumsal yapıdan hızla uzaklaşanlar. 

Belediyeden kurtulmak

İç içe geçmiş çemberleri yeniden tanımlamak esasen gençler gibi kazanılması, sürece katılması zor toplumsal grupları çemberin içine davet etmek anlamına geliyor. Bunun yolu da yasal-kurumsal yapıyı yeniden tanımlamaktan geçiyor.

Avcılar, Türkiye’de “belediye” ibaresinden kurtulan ilk kent yönetimi oldu.

Geçtiğimiz günlerde bu konuda umut etmemizi sağlayacak küçük ama önemli birkaç gelişme oldu bile. Avcılar Belediyesi, Batı Avrupa’daki partnerlerinde de olduğu gibi “belediyesi” ibaresinden kurtuldu. Benzer bir durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de gerçekleşti. İki kurumun da dikkatle izlediği ve kendini uyarladığı kent yönetimleri Paris, Viyana, Roma, Londra ve Melbourne oldu. Zira bütün bu kent yönetimlerinde kent belediyenin önüne konulmuştu bile. Web siteleri, sosyal ağları ve bütün iletişim stratejisini kenti anlatmak üzerine kuran “Villa de Paris”, “City of Vienna”, “City of Melbourne”, “Mayor of London” kendisiyle temas eden her bir insanı olabildiğince kentin içine çekmeyi hedefliyordu. Sayfa düzenlerinde, paylaşımlarında; dijital ve kağıt işlerde olabildiğince kente yönlenen, kenti önceleyen ve kenti yaratan dil ve söylem beraberinde oturmuş kent görüntüsü de sağlıyordu.

Ankara kent yönetimi geçtiğimiz günlerde sosyal ağlarda “belediye” ifadesinden vazgeçti.

Belki İstanbul ve İzmir’e göre genç bir kent sayılan Ankara’nın “eksikler” söz konusu olduğunda rakiplerini birkaç yüzyıl geriden takip etmesi beklense de belediye hizmetlerinden sıyrılan ve kente odaklanan başkan Mansur Yavaş ve kent yönetimi, şimdilik sosyal ağlarda kalan yeni vizyonu için, bir kutlamayı hak ediyor. Zira merkezin net ve kesintisiz tahakkümüne rağmen “belediye”den kurtulmak aynı zamanda yasal-kurumsal kimlikten kurtulmayı da getiriyor. Bunu takip eden bütün süreç boyunca merkezi iktidarla siyasi mücadelesi süresince kendi yasal-kurumsal yapısını yumuşatan, toplumsal gruplara açılmak için yeni dil ve söylemini her aşamada yeniden kurgulayan kent yönetimleri şüphesiz etkin yerelleşmeye en büyük katkıyı yapmış olacaklar.

Bu bağlamda önce Avcılar’da sonra Ankara Büyükşehir’de ortaya çıkan yüklerinden kurtulma operasyonu genişlediği takdirde gençleri sınırları yumuşamış ve genişlemiş bir çemberin içine davet etmiş olacağız.