CHP Türkiye’nin bölgesel barışını sağlayabilir mi?

CHP Türkiye’nin bölgesel barışını sağlayabilir mi?

Nurettin Taşar

Her devletin ve toplumun tarihi onun ekonomik, sosyal ve siyasal gelişiminde etkili olan ana unsurlardan biridir. Tarihsel birikim neticesinde kazanılan kimliğe uygun davranış ancak konjonktürel gelişmeler neticesinde değişebilir. Örneğin; tarihte emperyalizme karşı ilk mücadeleyi başlatan Türkiye’nin, normal koşullarda Lübnan, Ürdün, Mısır ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine destek vermesi gerekirdi. Fakat 1940’lı yılların ortalarından itibaren var olan Sovyet tehdidi Türkiye’nin merkez yanlısı, yani Batı yanlısı bir dış politika izlemesine neden olmuştur. Bu konjonktür Türkiye’nin tarihsel birikimi dışında bir yol izlemesine zemin hazırladı. Çünkü kastedilen dönemde Türkiye varoluşsal bir sorunla karşı karşıya idi.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla iki kutuplu statik dünya düzeni, dinamik bir evreye girdi. Böylece Türkiye daha esnek dış politika tercihinde bulunma imkânına kavuştu. Bölge ile tarihsel derinliği bulunan Türkiye’nin; etnik, dini ve kültürel alanlarda çevreye karşı duyarlılıkları arttı. Özellikle, Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu bölgeleri etnik, dini ve kültürel canlanmaların olduğu başlıca bölgelerdi. Bu bölgelerde bulunan devletler uluslaşma süreçleriyle ilgili çevrelerinde modeller aradılar. Ya da farklı bakış açısıyla, bu devletlere çeşitli modeller dayatıldı. Bu modellerden biri Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan dinamik süreçte Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya ile bağlarını hatırlayan Türkiye idi. Fakat Türkiye’nin model olarak değerlendirilmesinin nedeni ortalama 150 yıllık parlamento geleneği, 1908’li yıllardan itibaren uluslaşma süreci ve bu doğrultuda oluşan laik kimliği olmalıydı.

Türkiye ise siyasal ve sosyal başarısındaki bu kilit değerlerden ziyade Türkiye’deki nüfus yapısının dini kimliği göz önünde bulundurularak model gösterildi veyahut gösterilmek istendi. Bunun da ana nedeni 1980’li yıllarda yükselişe geçen siyasal İslam’dı. Bu dönem İran’da İran İslam Devrimi, Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü’nün siyasete etki eden bir güç haline gelmesi, Tunus’ta El-Nahda hareketinin Tunus siyasetinde etkili bir konumda yer alması, Cezayir’de İslami Kurtuluş Cephesinin siyasi başarısı, yani İslam dünyası genelinde Ortadoğu özelinde İslami duyarlılık siyasal alanda özne haline gelmişti. Bu gelişmeler nedeniyle laik bir kimliğe sahip, petrol ve doğal gaz gibi hidrokarbon enerji kaynaklarına sahip olmadan bölgesinde dikkate değer ekonomik, sosyal ve siyasal bir başarıya sahip olan Türkiye, büyük bir yanılsamayla ‘İslami kimliği’ neticesinde model olarak algılandı/algılatıldı.

Uluslararası sistemde ve özellikle Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan gelişmeler sayesinde İslami duyarlılığı yüksek olan gruplar/partiler Türkiye’de de güçlenme imkânı buldu. Bu minvalde 1990’lı yıllarda Refah Partisi’nin yükselişi, çeşitli dini cemaatlerin birçok kamu kurumunda kadrolaşması, bunların akabinde 2002 yılında Ak Parti’nin iktidara gelişi, dönemin gelişmelerinin ürettiği sonuçlar arasındadır. Bu süreç AKP’nin kuruluşundan ortalama 10 yıl sonra yeni bir aşamaya geçti.

 2011 yılında ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan ve öncelikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini etkileyen ‘toplumsal ayaklanmayla’ siyasal İslamcı yükseliş çevreden merkeze doğru genişledi. Başta Mısır olmak üzere Ortadoğu’nun önde gelen ülkelerinde İslamcı yönetimler seçimle iş başına geldiler. Bu dönem Türkiye’de iktidarda bulunan AKP yönetimi bölge ülkelerine, Türkiye’nin model olmasını sağlayan sosyal, ekonomik ve siyasal unsurlarıyla çelişen bir şekilde model gösterildi. Ortadoğu’da, Müslüman Kardeşler Örgütü’nün bu modeli benimsediği iddia ediliyordu. Oysa Türkiye’nin başarısı ve model olarak algılanması laik kimliği ve kendi aydınlanma tecrübesinde gizliydi.

2011 Arap Baharı sonrası dönemin Başbakan’ı Recep Tayip Erdoğan’ın Kahire’de ve Tunus’ta devletin laik olması gerekliliği ile ilgili yaptığı konuşmalar başta Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü yöneticileri ve taraftarlarının tepkisine neden oldu. Çünkü AKP’nin ittifak ilişkisi geliştirdiği bu örgütün Mısır’da varoluş nedenlerinden biri laiklik karşıtlığıydı. Bölgede Türkiye’nin tarihsel kimliğine uygun ilişki geliştirmesi gereken kesim, Mısır’da devrimin gerçek sahibi özgürlük, eşitlik ve adalet talebiyle sokaklara çıkan milyonlardı.

 Başta da dediğimiz gibi Türkiye’nin İslami kimliği nedeniyle model görülmesi bir yanılsamaydı. Türkiye’yi esasen Ortadoğu’da model olacak konuma getiren unsur laik bir karaktere sahip olmasıydı. Ne yazık ki bu modelin taşıyıcısı AKP olamadı. Arap Baharı sürecinde uyguladığı strateji, bölgenin sorunlarına çözüm üretmedi. Türkiye’de Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan ve dış politika karar vericilerini etkileyen kesimin önemli bir kısmının ilahiyat kökenli olması ya da bu minvalde yaklaşım sunmaları onların bölgenin sorunlarını din boyutuyla kısıtlamalarına neden oldu. AKP de bölgenin sorunlarını kimliği neticesinde bu boyutta değerlendirdi. Fakat bölgedeki sorunların tek nedeni dinsel değildi.

2011 yılında gerçekleşen Arap Baharı’ndaki eylemler toplumun sosyal, ekonomik ve yolsuzluk kaygıları ile başlamış, İslamcı grupların iktidarı ile sonuçlanmıştı. Ayaklanmanın gerekçesi ve sonuçları arasında bir tutarsızlık vardı. O yüzden devrim süreci son bulmadı. 2019 yılının bu zamanlarında Lübnan, Mısır, Irak, İran’da gerçekleşen eylemler 2011 yılında başta ekonomik gereçlerle ortaya çıkan ayaklanmaların bir devamı niteliğindeydi.

 Rejimlerin toplumları etnik ve mezhepsel karşı karşıya getirişlerle, halkların taleplerini geri plana ittiği imkânlar günden güne azalmaktadır. Mezhebe dayalı bir siyasal yönetime sahip olan Lübnan’da Sünni, Şii ve Marunî Hristiyanlar ekonomik gerekçelerle yan yana sokaklarda eylem yapabilmektedir. Benzer durum Irak için de geçerli… İran’da eylemciler, İran’ın eski lideri Atatürk hayranı Rıza Şah lehine sloganlar atmaktadırlar. Ürdün’de ise protestolarda dillendirilen slogan “Onur, özgürlük ve toplumsal adalet”.

Ortadoğu halklarının bu toplumsal talepleri kısmen Türkiye’nin bugüne kadar başardıklarıdır. Bölge halklarının özgürlük, eşitlik ve adalet talepleri 1923’te gerçekleşen Türkiye düşünün vazgeçilmez ilkeleridir. Bu ilkelerin hayata geçmesini hedef edinen ve kısmen de başaran, bugün de sağlayacak/sağlayabilecek imkânlara sahip olan modelde Türkiye’nin aydınlanma mücadelesi olabilir.

Türkiye’nin sadece İslami kimliği neticesinde model olarak algılanmasının/sunulmasının yanılsama olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Ayrıca model olmak bir yöntem/pratik dayatması olarak algılanma imkânı Ortadoğu üzerinde mümkündür. Türkiye’nin tarihsel tecrübesi çevre için ilham olarak değerlendirilmeli, model olarak değil. Altını çizerek belirtmek gerekir ki uluslararası düzende bir ülkenin, komşularının/çevresinde bulunan ülkelerinin sayısı, onlarla ilişkilerinin iyi ya da kötü olması, o ülkenin refah ve huzurunu etkilemektedir. Kısaca Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar’da barışın olması Türkiye’yi de doğrudan etkileyecektir.

Topyekûn değişim taleplerinin Ortadoğu’da yarattığı hasar ortadadır. Sorunların çözümü için bunu başarmış bir ilham gerekmektedir. Önümüzdeki seçimlerde en önemli iktidar alternatifi CHP sorunlara çözüm, halklara tarihsel birikimi neticesinde bölgede “ilham” olacak potansiyele sahiptir. Fakat bu konuda siyasi irade eksikliği vardır. Bölgenin kanayan yarası Suriye sorununun çözümüne dönük CHP’nin düzenlediği Suriye Konferansı, bölgenin sorunlarına karşı siyasi irade eksikliğini gidermeye dönük önemli bir adımdı. Fakat bu tür girişimlerin sürdürebilir olmak yerine dönemsel olması ortada sistematik bir politika eksikliği olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Bugün Doğu Akdeniz’de CHP’nin politikası nedir diye parti örgütleri, hatta milletvekillerine sorulduğunda birçok farklı yanıt ile karşı karşıya kalınabilir. Bu da partinin Türkiye’nin en sorunlu alanlarından birinde sağlıklı bir politikasının olmadığının göstergesidir. “Bekle Gör Politikası” maliyetsizdir. Fakat hedef iktidarsa gerçekçi değildir.

Hükümetin politikasına kategorik bir karşı geliş hiçbir sorunu çözmeyecektir. Rasyonel aktör modeline göze muhalefet dış politikayı tartışmaya açmalı çözümlemeler yaratmalıdır. Eğer bu yapılmazsa AKP’nin her söylemi ulusal politika hüviyetine dönüşür. Fakat bu tartışmaya açış, Azerbaycan özelinde olduğu gibi kanıttan yoksun verilerle değil, yön belirleyici parametrelerle olmalıdır.

Türkiye birçok dış politika konusunda sert güç unsurları harici enstrümanlarla çözüm üretemiyor. Doğu Akdeniz özelinde değerlendirirsek her ne kadar Türkiye tezlerinden haklı olsa da dış dünyada sert güç dışında üretilen söylem/eylem karşılık bulmuyor. Fakat tarihsel bağlamda CHP’nin hem bölgede hem de kürede sorunlu alanlara ilişkin politikaları bu şekilde algılanmıyor/algılanmadı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Irak’taki yönetime Türkmenlere bakanlık verilmesi isteği ile ilgili yazdığı mektup, iç işlere müdahale olarak algılanmadı. Çünkü bölgenin tarihsel tecrübesinde CHP’nin bir ülkenin iç işlerine karışma geçmişi yoktur. Keza Suriye Konferansı bölge devletleri tarafında negatif bir tutum olarak algılanmadı. Çünkü CHP’nin tarihsel misyonunda Dışişleri’nin görevi, bölgede sorunlu alanlara taraf olmamak, kapasite imkân veriyorsa diplomatik yöntemlerle sorunlu alanların çözümü üzerineydi. Zihinlerde Türkiye’nin yarınında ve çevresindeki ilişkilerde CHP’nin ilham olma imkânı vardır. Fakat şu an ki CHP’nin dış politika kadroları başta Ortadoğu olmak üzere çevre ülkelerle ilgili hazırlıksız olduğu imajı vermektedir.

Cumhuriyet’in kurucu elitleri Avrupa’da İsviçre’nin çatışmaların/sorunların çözümünde oynadığı rol gibi, Türkiye’yi çevresinde aynı rolü oynama potansiyeline sahip bir aktör olarak kodladı. Bugün bunu gerçekleştirmek için iktidar olmaya gerek yok. Toplumsal dönüşümler ve seçmen davranışlarında dönemin iklimi belirleyici etkiye sahiptir. Kısa zaman önce bu iklime yön veren belediye seçimleri iken bugün dış politikadır. Fakat CHP’de dışişlerinin faaliyet gösterdiği alan 20 m² odada bir elin parmaklarını geçmeyen danışmanlar ise, bu durum bölgesel gelişmelere yön verme imkân ve kapasiteye sahip olmadığının göstergesidir.

Yazının başında da belirtildiği gibi, Türkiye’nin çevresinin huzuru Türkiye’yi etkiler. Bu çevrenin aradığı ilişki ve ilham kaynağı CHP’nin tarihsel birikiminin içinde gizlidir. Bu bağlamda CHP’nin 20 katlı binası bir hedef temsilidir. İktidar, bu katlardan birinin dış politika üreticilerine verilmesi ile belirlenir. Oranın ışıkları da sabaha kadar yanması iktidar ışığının göstergesidir. Dün CHP’de iktidar kapısı belediyeler araladı, bugün açacak dış politikasıdır.