Doğu Akdeniz’deki krizin temeli: Arap Baharı

Doğu Akdeniz’deki krizin temeli: Arap Baharı

Nurettin Taşar

Günümüzde hem Türk dış politikasında hem de Ortadoğu ve Avrupa bölgesinde yer alan ülkeler başta olmak üzere dünyada Doğu Akdeniz’de yaşanan kriz uluslararası politikada merkezi bir konumda.  Basına yansıyan şekli ile Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının paylaşılamaması üzerine doğduğu düşünülen krizin, aslında temelleri daha derin.

Yaklaşık 10 yıl önce Ortadoğu, tarihinde hiç görmediği bir yöntemle çalkalanmaya başlamıştı. İlk olarak Tunus’ta halk, demokrasi, adalet ve ekonomik eşitsizliğin giderilmesi talepleriyle sokaklara döküldü.

Tunus’ta başlayan bu toplumsal hareket baştan Mısır, Libya, Suriye olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesine yayıldı. Bazı ülkelerde rejimler çöküp kısa ömürlü yönetimler kurulsa da bazı ülkeler iç savaşa sürüklendi.

2009 yılından Dış İşleri Bakanlığı görevine gelen Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Ortadoğu’daki politik gelişmelere daha fazla katılması gerektiğini düşünüyordu. Aslında Ortadoğu’ya bu ilgi Davutoğlu’nu danışmalık döneminde başlamıştı. Bakanlık döneminde ise daha görünür hale geldi.

Komşularla Sıfır Sorun, Merkez Ülke gibi doktrinlerle Türk dış politikasında yeni bir yaklaşım benimseyen Davutoğlu, 2011 yılında Ortadoğu’nun tamamını saran Arap Baharı eylemleri ile Türkiye’yi gelişmelere yön veren bir role sahip olması gerektiğini düşünerek proaktif[1] bir dış politika izledi.

Söylemsel düzeyde Arap halklarınının yanında olduğunu belirten bu siyaset tarzı, merkez ülke kavramsallaştırmasına uygun bir şekilde gelişmelere yön veren bir kimlik edindi. Bu kimliğin ortaya koyduğu pratik ilk aşamada Türkiye’yi pozitif manada ön plana çıkardı. Fakat sonrasında hem iç hem de dış kaynaklı nedenlerle Mısır ve Suriye’deki gelişmeler Türk dış politika karar vericilerinin öngördüğü şekilde gerçekleşmedi.

Arap Baharı Türk dış politikası karar vericilerin arzu/hedefleri dışında bir yöne savrulunca Türkiye bir çıkmaza girdi. Mısır’da Türkiye’nin destekliği Müslüman Kardeşler Örgütü askeri darbe ile indirildi, Suriye ve Libya ise iç savaşa sürükledi.

Diğer bir açıdan değerlendirildiğinde, Türkiye karar vericileri merkez ülke kavramsallaştırması ile potansiyel Ortadoğu üzerinden oynayacağı rol, bölgede Osmanlı dönemini işgal olarak kodlayan devletler tarafından tehdit algılandı. Bu algıya sahip ülkelerin başını ekonomik potansiyelleri yüksek Körfez Ülkeleri[2] çekiyordu.

Arap Baharı sürecinde bu ülkeler, iktidara gelen Türkiye’ye yakın yönetimleri itibarsızlaştırmak ve belirli bir ülkede iktidar olma potansiyeli olan yapıları da negatifleştirme süreci izlediler.

Bu süreçte Arap Baharı öncesi var olan Arap rejimlerini, kendisine tehdit olarak görmeyen İsrail statüko taraftarıydı. Bu bağlamda İsrail, Körfez ülkelerinin tercihlerini destekler nitelikte bir politika izledi.

Sonuç itibariyle Arap Baharı sonrası Türkiye’yi kendilerine tehdit kategorisinde gören ülkeler, birbirleri arasında siyasi, etnik, dini benzerlikler olmamasına rağmen yakın ilişkiler geliştirebildiler. Bu ülkeler arasında Arap Baharı ile başlayan bu yakın ilişki Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları belirlenmesi konusunda kurumsallaştı.

Yunanistan’ın Türkiye’ye Karşı Oluşan İttifaka Dahil Olması

Doğu Akdeniz’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu ile kurumsallaşan bu yakın ilişkiler aslına bakılırsa Arap Baharı ile Türkiye’nin başta Ortadoğu’da potansiyel oynayacağı rol ile ilgiliydi. Bu tehdit algısı Akdeniz’in iki ucundaki ülkelerin ortaklaşmasına neden oldu. Bu ülkelerden biri de Yunanistan’dır.

Bugün Türkiye ve Yunanistan arasında sıcak çatışma riski, Türk gemisi Oruç Reis’in, Meis ve Rodos yakınlarında Navtex ilan edip araştırma yapacağını duyurması ile başladı. Fakat bu son gelişmeyi hazırlayan önemli bir süreç vardı.

2009 yılı yaşanan “one minute” olayı sonrası Türk-İsrail ilişkileri gerginleşirken, İsrail- Yunanistan ilişkileri gelişmeye başlamıştı.

2011 yılı Arap Baharı sonrası ise başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ortadoğu’daki önemli sayıdaki devlet ile Türkiye’nin ilişkileri gerginleşirken, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, (GKRY) başta Suudi Arabistan, BAE, Kuvvet vb. devletleri ile yakın ilişkiler geliştirdi.

Hatta GKRY, Mısır’la 2003’te, Lübnan’la 2007’de ve İsrail’le 2010’da imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşmalarıyla Kıbrıs çevresini tek taraflı olarak 13 parsele böldü. Bu gelişmelerin en büyük destekçileri 2009 sonrası İsrail, 2011 sonrası başta Körfez Ülkeleri olmak üzere Arap devletleri oldu.

Bu gelişmeler öyle bir jeopolitik ittifaklar yarattı ki, etnik kimlikten önce Müslüman kimliği ana belirleyici olduğu düşünülen Arap ülkelerinin önemli bir kısmı Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesine karşı çıkarken, Ortodokslar için kutsal kabul edilen bu mekânın camiye dönüştürülmesi en büyük Ortodoks nüfusa sahip Rusya için “Türkiye’nin iç işleridir” denilebilerek geçiştirildi. Yani teo-politik, jeo-politik karşısında büyük bir yenilgi aldı.

Bugün yaşadığımız bu krizi anlamlandırabilmek için krizin Doğu Akdeniz’de ortalama 900 milyar dolarlık potansiyel enerji kaynakları bulunmasından kaynaklı olduğu indirgemeciliğine düşmemek için son 10 yılda yaşana sorunlar silsilelerini incelemek gerekirdi.  

Şuana kadar bu sorunların incelendiği yazıda asıl sorulması gereken soru:

Şimdi Doğu Akdeniz ne olarak?

Krizin muhatabı iki taraf da deniz alanları konusunda maksimalist isteklere sahip. Türkiye ve Yunanistan bölgede gerçekleştirdiği tatbikatlara ve gemilere verdikleri isimler tarihsel emperyal duygulara dayalı. Son zamanlar Yunanistan, ABD ve Fransa ile gerçekleştirdiği tatbikata “Büyük İskender 2020” adı vermişti. Türkiye’ni ise bölgede faaliyet yürüten gemilere Osmanlı’nın önde gelen aktörlerinin isimlerini vermekte: Fatih, Oruç Reis vb.

 İki tarafın bu tutumu sorunu daha da derinleştirmekte.

Açıkça söylemek gerekir ki, Türkiye, uzun zaman Doğu Akdeniz ve Ege sorunları ile ilgili Yunanistan ile diyalog kurmak istemesine karşı Yunanistan, Türkiye’nin içine düştüğü “değerli yalnızlıktan” faydalanmaya çalıştı. Sorunu iki ülke arasında diyalog ile çözülecek bir mekanizma inşa etmek yerine AB’nin iç sorunudur zemine sokarak adaylık sürecinde olan Türkiye’den taviz bekledi. 

Fakat Yunanistan’ın kaçırdığı bir konu vardı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası AB gibi bir oluşuma girmek öncelikleri arasında bulunmayan bir yönetim, Türkiye’de iktidardaydı. Şu an dahi Yunanistan Başbakan’ı Kiryakos Miçotakis, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri ile ilgili “AB, Türkiye’ye yaptırım uygulamalıdır” söylemi ile karşılık veriyor. Bu yöntemin Türk tarafını caydırma imkânı yok.

Çözüm Sadece İki Tarafın Diyaloğu ile Gerçekleşebilir

Uluslararası hukukta gelişim sürecini tamamlamamış bir alanı alan deniz hukukunda her aktör kendi tezini kabullendirebilecek bir yargı/norm bulabilir. Fakat uygulamada ana karanın üstünlüğü olmak üzere Türkiye’nin iddiaları daha fazla itibar görmesi mümkün. Bu konuyla ilgili Uluslararası Adalet Divan’ının (UAD) aldığı kararlar açık. 1982 yılında Tunus-Libya davasında, 1983 yılı Gine-Gine Bissau davasında, 1992 yılında görülen Kanada-Fransa Saint Pierre Miquelon davasında, 1999 yılı Eritre-Yemen davasında ve 2009 yılında Romanya ile Ukrayna arasında Karadeniz’deki deniz yetki alanlarının paylaşımında UAD anakaranın üstünlüğü yönünde kararları vardır.

Yunanistan Türkiye kıyılarından sadece 2.1 kilometre(km) uzaklıkta olan Meis adasıyla ilgili istekleri mantıksal ve hukuksal açıdan gerçekleşmesi mümkün değil. Yunanistan yüzölçümü 7,3 km² olan Meis Adası’na tam etki tanıyarak, Türkiye’nin 58 bin km²’lik deniz yetki alanına sahip olmak istiyor.

 O yüzden Türkiye 21 Temmuz Salı günü sismik araştırmalar için Oruç Reis gemisinin 2 Ağustos’a kadar bölgede faaliyet yürüteceği Meis adası açıklarında Navtex[3] ilan etti. Kısaca Navtez ilan edilen Meis ve Rodos çevresi rastgele seçilmiş alanlar değil.

Ayrıca Yunanistan karar vericilerinin bu alanlarda Türk faaliyetleri, kırmızı çizgimiz dediği açıklamaları var. Türkiye ise dış politikasında askeri unsurları kullanmaktan çekinmiyor ve 15 Temmuz sonrası dış politikasında keskin kararlar verebiliyor. İki tarafın dinamikleri, krizin sert unsurlar kullanılmadan çözülemeyeceği bir zemine taşıyor. O yüzden önümüzdeki günler, Ege’nin iki yakasında yer alan iki komşuyu karşı karşıya getirebilir.


[1] Ortaya çıkan olaylarda yeni koşulların oluşmasını sağlamak ya da gelişmelerin seyrini değiştirmek için inisiyatif kullanarak aktif bir politika yürütmek.

[2] Körfez ülkelerinden biri olan Katar’ı bu listeden ayrı tutmak gerekir.

[3] Devletlerin deniz kuvvetlerinin yapacağı eğitim ve tatbikatlarla ilgili bilgileri önceden bu yöntem ile duyurarak ilgili sahalara girilmemesi konusunda uyarılarda bulunma anlamına gelmektedir