İstatistiklerin ötesinde: Değer Yaratmak ya da amaç odaklı liderlik

İstatistiklerin ötesinde: Değer Yaratmak ya da amaç odaklı liderlik

Kadir Sarıtaş

-Denizi bilir misin? 

-Televizyondan bilirim. 

… Gezi sırasında bir çocuğun bacaklarının dikkati çekecek derecede yamuk olduğunu fark ediyor. Sonra Hoca’nın dikkati, orada oynayan öteki çocukların da bacaklarının yamukluğuna takılıyor. 

-Bunun nedeni ne olabilir doktor?

-Raşitizm. Yeteri kadar güneş görmeyen çocuklarda görülür. Bu çocuklar deniz kenarında olsalardı böyle olmazdı.

Sonra çocuklardan birine soruyor, “Denizi bilir misin sen?”. Çocuk biraz utanarak, sıkılarak “televizyondan bilirim” der. O zaman bu fikir oluşuyor Büyükerşen’in kafasında. Mühendislere dönüp: “Porsuk’tan bir kol alıp ortada bir ada meydana getirip bir tarafını da plaj yapacağız.” 

Yukarıdaki hikaye “Eskişehir’e giden denizin” hikayesi. Yılmaz Büyükerşen bu fikri ortaya attığında mühendisler şaka yaptığını düşünürler. Oysa Hoca çok kararlı ve ciddidir. “Bu çocuklar yüzme bilmez, boğulurlar burada” diyenlere “yanına bir olimpik havuz, bir de çocuk eğitim havuzu açıp onlara yüzmeyi de öğretiriz” der.  Çünkü kokudan yanına yaklaşılmayan, bataklığa dönmüş Porsuk çocukken Hoca’nın yüzmeyi öğrendiği, sandalla gezdiği yerdir. Ve insanların bataklık gördüğü yerde o bambaşka bir yer hayal etmektedir…

Yılmaz Hoca’ya dair övgülerin gerçek fotoğrafı tam yansıtmadığını düşünürüm hep. Büyükerşen’i farklı yapan şey iyi bir belediyeci olması değil, hayatı değiştirmeye, dönüştürmeye dair bir derdinin olması. Büyükerşen daha belediye başkanı değilken bilim insanlarıyla Eskişehir’in sorunlarını konuşan, toplantılar düzenleyen, bugün yaptıklarının hayalini kuran bir insan. Hoca’nın derdi “Ne yaparsam iyi belediyeci olurum?”  Ya da “Nasıl övgü alırım?” değil onun oturduğu koltuktaki varlık nedeni, çağdaş bir kent yaratmak. 

Neden bazı kişiler ya da kurumlar diğerlerine göre daha etkileyici, ilham veren ve  inovatiftir? 

Simon Sinek dünyada insanlara ilham veren liderlerin ve organizasyonların benzer şekilde düşündüğünü, iletişim kurduğunu ve hareket ettiğini keşfediyor. Bu insanlar ve kurumlar bir işe başlarken ya da meseleleri anlamaya çalışırken diğer insanlardan farklı şekilde düşünüyorlar. Sinek bu durumu  iç içe geçmiş 3 çemberin oluşturduğu “Altın Çember” kavramıyla açıklıyor. Çemberin en dışında Ne? (what), orta kısmında Nasıl (how?) en içerdeki çekirdek kısmında da Neden? (why) soruları yer alıyor. Sinek insanların ya da kurumların süreçlere en dış çemberden başlayarak baktığını oysa insanları gerçekten etkileyen, ilham veren, harekete geçiren şeyin çemberin en içindeki kısım olduğunu söyler.  Yani gerçek bir etki ancak çemberin içinden “neden?” sorusundan başlayarak yaratılabilir. 

Dünyadaki her organizasyon ve kişi ne yaptığını (“what”) bilir. Bazıları nasıl (“how”) yaptığını bilir. Fakat çok az sayıda kişi ve organizasyon yaptıkları şeyi neden (“why”) yaptığının farkındadır. “Neden” derken, para kazanmaktan bahsetmiyorum. Para kazanmak sonuçtur. “Neden” derken amacı, hedefi, inancı kast ediyorum.“

Simon’a göre bu döngü aynı zamanda insan beyninin çalışma yapısıyla ilgili bir durum. Üst katmanda “ne?” sorusuna karşılık gelen mantıksal, analitik kararların verildiği homosapien ya da neo korteks(yeni beyin), Orta kısımda duygusal kararlardan, insani yaklaşımlarımızdan sorumlu limbik korteks(duygusal beyin), en iç kısımda ise “neden?” sorusuna karşılık gelen, kararların asıl belirleyicisi rolündeki sürüngen beyin(içgüdüsel kısım) yer alıyor. Verdiğimiz kararların ezici çoğunluğunun eski beyin diye bilinen limbik ve sürüngen kortekste gerçekleştiği düşünüldüğünde Sinek’in tezi daha anlamlı hale geliyor. Duygusal beyin, sürüngen beyinden aldığı sinyaller doğrultusunda hareket eder dolayısıyla biz fark etmesek de kararlarımızın arkasında sürüngen beyinin etkisi çok fazladır. “Neden” sorusunu önemli kılan başka bir şeyse, eski beyinin inatçı olması ve değişime direnmesidir. Değişmesi zaman alan eski beyine etki etmeye başladığımızda kararların etkisi ve kalıcılığı artar. 

Yönettiğin kurumun değişmez, onu var eden “nedeni” ne? Bu kurumun DNA’sını ne oluşturuyor?

Son dönemde yerel yönetimlerle ilgili gündemi takip edenler tartışmaların genel olarak “ne yaptıklarıyla” ilgili olduğunu görecektir. İşin doğrusu birçok belediyenin ya da başkanın “varlık nedenini”, amacını, onu var eden değişmez değerleri pek bilmiyoruz. Çalakalem yazılmış klişe değer, vizyon,  misyon ifadeleri, bir önceki dönemin sayılarının güncellendiği stratejik planlar karşımıza bolca çıkıyor. Stratejik düşünme ve planlamadan çok kurumun ve başkanın bütün iletişimi/başarısı rakamlara, etkileşime, erişime indirgenmiş. Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: Herkesin kendi kitlesini mutlu etmeye çalıştığı gösteriye dayalı “PR belediyeciliği” bir kenti nereye taşıyabilir? 

Empati ve bir amaca bağlılık iletişim konusunda düşünce yapısını değiştirdi. Strateji bir işi “nasıl” yapacağınla ilgilidir amaç ise “neden” yapman gerektiğiyle. Eğer var olma sebebi gördüğün şey noktasında (amaç) bir yanlışlık varsa stratejin de hatalı olacaktır. Strateji  sadece amacına nasıl ulaşman gerektiği belirler.

Sari Liia Tonttila 

Yılmaz Hoca’nın plaj projesini şimdi tekrar gözünüzün önüne getirin. Sizce Büyükerşen bu çalışmayı göze hoş gelen bir iş ya da bir PR çalışması olarak mı planladı? Kesinlikle hayır. Çalışma başladığında bu işin “neden” yapılması gerektiği çok berraktı Hoca için. O bu hizmeti kentin yaşanılabilirliği için, çocukların geleceğine bir köprü kurmak için yaptı. Övgüler, turist sayıları ve oluşan PR değeri ise sürecin bir çıktısı. Tabi asıl çıktı mahallenin ince bacakları çocuklarının ödüller alan profesyonel yüzücüler dönüşmesiydi. 

İsveç eski başbakanı Olaf Palme’nin çok sevdiğim bir sözü var: Biz bu dünyada var olmaya mahkumuz, bu yüzden hayatı en düzgün şekilde inşa etmeliyiz. Benim siyasi görüşümün temeli bu.  Palme ideolojisini ve farkını tek bir vurguyla belirtmiş: Hayatı en düzgün şekilde inşa etmek. Bugün kentlerimizi yönetenleri yapmaları gereken şey de tam olarak bu. Kendi öz değerlerini bulup onun üzerine gerçek bir hikaye yazmak. Bu hikayeyi kentin en küçük kılcal damarlarına kadar taşımak. Kentin gerçek sahiplerini hikayeye dahil etmek ve liderler yaratmak. Yaptığınız işi ve tarzınızı bir an unutun, sadece ve sadece o koltukta neden var olduğunuzu düşünün. Kente dair hayalleriniz, amacınız ve değiştirmek istedikleriniz… Düşünün, başka bir yönetim, başka bir liderlik mümkün!

Pages: 1 2