Futbol; bireyin kökü, kentin ruhu

Futbol; bireyin kökü, kentin ruhu

Ebru Yılmaz

Huizinga,  insan eylemlerinin içeriğini oyun üzerinden kurar ve “homo ludens” oynayan insanı; varoluşundan itibaren oyunla kültürü var eden olarak tanımlar. Böylelikle kültür, ilk andan itibaren oynanarak var olur. Homo-ludens, ekonomik kaygılarla haraket eden, bilen ve yapabilen diğer tanımlardan farklılaşan özellikler barındırır ve bu özellikler, oyun üzerinden okunarak Huizinga tarafından şöyle sıralanmıştır;  homo-ludens özgürdür, oyun zamanı ve oyundaki güç sahibi oyun oynayan kişiye bağlıdır. Oyundan her an çıkılabilir, oyun ertelenebilir veya bitirilebilir. Homo-ludens gerçek hayatla oyun arasındaki farktan haberdardır ve gerçek hayatla olan bağında yeni bir deneyim ya da bir zaman doldurma ihtiyacı oluşursa oyun oynar.  Homo-ludens oyun alanına girerken o alanın mutlak düzeni hakkında bilgi sahibidir. Esas olarak oyun; en başta gönüllü bir eylemdir, gerçek hayattan zamansal ve mekansal olarak ayrılır. Huizinga’ya göre “oyun bir şey için mücadeledir veya bir şeyin temsilidir, ayrıca bu iki işlev oyunun bir şey için olan mücadeleyi “temsil” etmesi veya bir şeyi en iyi temsil edecek bir mücadele olması anlamında iç içedir.”  Buradan bakınca oyun,  gerilimiyle bir tür dini ayin nitelikli temsil biçimidir.  Mücadelesi, gerilimi ve ayinsel tutumuyla; zaman ve mekan netliğiyle dünyanın türlü coğrafyalarında oynanan top oyunları ve tabii kitleselliğiyle futbol, oynayan insanı bu bağlamda tatmin eder bir karşılıktadır.

İnsanı tanımlayan oyun oynama eyleminden yola çıkıp, oyunun yarattığı gerilim ve farklı bir zaman-mekan-durum aidiyetiyle ayinleşmesi üzerinden ulaşılan futbol; bir başka yönüyle de bireyin kolektif kimlik arayışı içinde kendini tanımladığı toplumsal bir oyun eylemidir. Modern futbol,  günümüz bireyini yaratan –nerdeyse- tüm değer olguları gibi endüstri devrimi sonrası ortaya çıkmıştır. Futbolun varoluşuyla birlikte bir diğer oyuncusu olan ve sürüklediği kalabalıkları tanımlayan “kitle” kavramı da endüstri devrimiyle var olur ve bu var oluş, üretim temelli bir dünyayı kovalayan yeni akıl için hiç şaşırtıcı değildir. Kitle; farkları ne olursa olsun rastgele ya da sınıf, milliyet, meslek, cinsiyet aidiyetlerinden bağımsız bir bir aradalık halidir. Bu bağlamda endüstri aklıyla var olan, düzen içinde bireyler;  aidiyet duygularını endüstrinin oyun araçlarıyla gideren, saplantılı ve ötekileştirici zaman kaybı yaratan aidiyetlerinden sıyrılmış yeni insanlardır. Modern dünyada din, milliyet odaklı aidiyetlerin büyüsü bozulmuş,  akıl yoluyla yeni bir dünya kurulmuştur. Bu dünyada varlığını sorgulama fırsatı dahi olmayan işçiler; ruhsal boşluklarını, düzeni var edenlerin kurduğu statlarda gidermiştir. Toplum; oyun üzerinden, toplumsal kimliklenme ve rekabet, hüzün, mutluluk duygularını yaşamaktadır ve kolektif duygu seli içinde emek, sınıf meselelerinden uzaklaşmaktadır. Bu okumamla niyetim,  futbolun en klişe “uyuşturucu” etkisine bir gönderme değil;  futbolun, insanın oyun temelli yapısı ve modern insanın kolektif ayinlerle kentle aidiyet kurma aracılığına odaklanmaktır.

Kırsaldaki kamusal mekanı kilise,  rekabet alanı duygusal dürtüler ya da doğuştan gelen kimlik aidiyeti olan bireyin; hızla üreten, kentte yön bulmaya çalışan yeni halini yatıştırmak ve hem kentle hem de diğer kırdan gelenlerle ilişki kurmasını sağlamak futbolun günümüz dünyasını yaratan önemli başarılarından biridir. Bu başarıdan hareketle, 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan bu süreci sorgulamak;  birey-kent-aidiyet bakışı için kaçınılmazdır. “Futbol, kent üzeriden bireye ne kazandırdı?” sorusu bu başarıları sorgulamaların belki ilk adımı olabilir. Gündelik hayattaki tüm kimliklenmelerinden sıyrılan birey; ait olduğu kitlenin ayin mekanı stadyumda yer aldığında artık etrafındaki diğerleriyle, bir ve farksızdır. Futbol, bu kimliksiz kimliklenme ile kentte köksüz olan işçiler için kentte bir mesnet yaratmıştır. Bu işçiler, kapısından bahçeye çıktığı evinden, post modern döneme kadar niteliği neredeyse sorgulanmayan numaralı toplu konuta gelmiş;  bilmediği yüzlerle her gün neredeyse birkaç köy kadar insan barındıran fabrikada, dışarıdan bakınca çok da akrobatik görünmeyen hareketlerle makineler üzerinde bir ritüel gerçekleştirmektedir. Bir diğer günden farklı olmayan,  gri ve bireyin tamamıyla kimliksiz bir araç olması temelli kent; futbolla işçilere aidiyet ritüelleri sunmuştur. İlişki kurulan taraftar kitlesiyle stadyuma yürünen yol, ayin mekanı stadyumdan maç sonrası kutlama veya hüzün birası içilen bar ya da numaralı ve çok katmanlı evinize sizi götüren son otobüsü kullanan kişi; bunlar, köksüz bireyin gri kentte futbolla bulduğu renkli aidiyet bağlarıdır. Bu bağlar, içinde bulunduğumuz yüzyılın futbolu endüstriyel ve kitleden bağımsız ticari kazanç odağına koyacağı güne kadar, modern insanın kent hafızası için önemli olagelmiştir. 

Bireyin köksüz varlığına kitlesiyle kimlik bulduğu, kentteki futbol temelli ritüelleriyle kent içinde hafıza yarattığı ve daha da ötesi mekânsal örgütlenmeyle bir kent takımı yaratıp, ona tutunduğu futbol artık değişmiştir. Yeni futbol, Troçki’nin işçi sınıfını kurtarmak istediği uyuşturucu  ya da Eco’nun “bir pazar günü futbol maçı varken devrim yapmak mümkün mü?” sorusunda karşılığını veriyor mu açıkçası emin değilim.  Endüstrileşen ve neredeyse sadece futbol oyununu bir ticari ürün ve bir eğlence sektörü aktivitesi olarak yönetmek isteyen çağdaş dönem güçleri; köksüzlüğünü ve kentle olan bağsızlığını futbolla gideren kitlelerin, gün geçtikçe kitleleriyle sahip oldukları kudreti kullanma biçimlerinden rahatsız olmuş ve ritüelsiz, bağlamsız sadece oyun şiarıyla “yeni futbolu” yaratmıştır. Yeni futbolda, kitle müşteri  olarak görülmektedir  ve taraftarlar, gösterinin steril ve elit yönelimini, kendi özgün toplumsallaşma yöntemleri aracılığıyla bertaraf etmemelidir. Bu denli bir arada olma hali yaratan;  gerekince ayin mekânından yani tribünden örgütlenip, ses verebilen bir güce dönüşen taraftar kitleleri; bu yüzyıl muktedirleri için artık kullanılabilir bir araç değil, tehlikeli bir güçtür.

Bugün artık tehlike olmuş,  bu kimliksiz kimliklenme hali taraftarlık;  yaşadığımız çoğu kentte kök kazanmaya çalışmış bireylerin kenti var etme aracı olmuştur. Cumhuriyet kentlerinin merkezinde bulunan tek girişli stadyumlar, kent hafızamızın en temel örgütleyicilerinden olmuştur. Kişisel bir yerden kent okumalarımda, neredeyse her endüstri sonrası kentte gördüğümüz bu örgütlenme biçimine “uyuşturucu” demeyi ne kadar sorunlu buluyorsam; ticari süslü, korku temelli sterilleşme durumunu da o kadar sorunlu buluyorum. Kent hafızasında temel edinmiş bir kolektif aktivite hali ne kadar düşmanlaştırılır ya da steril hale gelirse kent de o denli ruhsuz ve yaratıcılıktan uzak olacaktır. Bir arada olma halinin en çetrefilli biçimini, kent hafızasında yarattığı büyük koridordan en bir arada olamadığımız günlerde selamlıyorum.