Hakikat

Hakikat

Evren Barış Yavuz

Giriş. Yaşam ve politika arasında gerilimli bir ilişki var. Bu gerilimin adı hakikat… Politika yaşama tesir ediyor, çünkü yaşam denen örüntülerin tümü dolaysız biçimde politika ile gerçekleşiyor. Bu partilerin, geleneklerin ayrılmış politikası değil, tarihsel derin yarıkların birbirinden ayırdığı politika. Tüzüklerden, programlardan, sloganlardan, söylemlerden azade, onların üstünde bir berrak ve uzlaşmaz bir politika. Yaşam ile ölüm arasında. Doğa ile onu yağma eden kültür arasında. Kadın ile onu köle tutmaya çalışan arasında. Uzlaşmaz çelişkilerin, bir araya gelemez sözlerin, cisimlerin ve hissiyatların politik tezahürü… Hakikat burada asılı duruyor. O ki, bir sözün bir evrensel norm haline gelmesiyle yerini buluyor. Serüven gibi, yolculuk gibi, savaş gibi… Hakikat çünkü tekliği çağrıştırsa da çıkarla, karla ve kimin tarafından inşa edildiğiyle çoğul, göreli ve akışkan. Bir hakikat seçip, onun derin çelişkisini görüp, onu herkesin yapmaktan söz ediyorum. Bizim hakikatimiz candan, kadından, doğadan, serçe kuşundan, demir bağlayandan, gece at yatandan yana…

Bizim hakikatimiz bizi uyarmalıdır. Bizim hakikatimiz ve ölenlerimizin sıcak hatırası bizim zihnimizde bir taşıyıcı olarak kalmalıdır.

10 Ekim günü Kadıköy’de iş için büyük bir siyasi organizasyonda idim. Kalabalık toplanmış, bekliyorduk. Bir süre sonra fısıltı ve uğultular duyulur oldu alanda. Tanıdığım sosyalist çevrelerden biri yanıma yaklaştı,

– “Ankara’dan haberin var mı?” Dedi.

Yoktu. 4 saat sonra Ankara’da idim.

Sonra…

Ankara’da hastane önlerini gördüm, demokratik kurumların yaslı içlerini; yaralılar, şokta olanlar, yakınlarını arayanlar, darmadağın ağlayanlar, sayıklayanlar… Kocaman bir taziye evi gibiydi Ankara. Bizim ölü evimiz.

Sonra anlatımlar geldi. Ölülerimiz henüz yerde iken atılan gaz bombaları, postalla çiğnenen hatıra, tazyikli su ile yıkanan kan denizi. Hepsi bizim. Her yerde saldırıya uğramış insanlarımıza düşmanca bakan bir kolluk…

Soruyorlardı…

– “sanki biz değiliz de katledilen, biz bomba atmışız bir yere… Öyle gaddarca.”

Yine Keçiören Adli Tıp önündeyim, hep bir şekilde yolum buraya düşüyor. En son Ethem’i almıştık buradan. İbn-i Sina önündeyim taşa yatıp ağlayanlar var, kendine döve döve olanları anlatanlar… Malatyalı CHP’li çocuklar, anarşistler, komünist işçiler, feminist kadınlar, Kürt yoksulları…

Ertesi gün Sıhhiye Meydanı’ndayız. Kadim Hitit Anıtı’na bakıyorum.

‘Canlı bomba var, patlama olacak’ söylentisi. Meydan dolu en az 10 bin kişi. Ölülerimizi bekliyoruz. Sonra izin gelmiyor, defin için Batıkent’e koşuyorum. Metro istasyonunda ağıt yakanlar var, “ben dolma sardım yediremedim” diye ağlayanlar. Batıkent Meydan’da kafilemiz, kalabalık ama hırpalanmış. Defin edilenlerin arasında tanıdıklarım bazıları…

O gün anladım. Ki ben gaddarlık töreni olan Ulucalar’ı, kanlı 19 Aralık’ı, Roboski’yi, Suruç’u görmüş, yaşamıştım. O gün anladım o meydanda kan kana, can cana karıştı. Artık kimin hangi örgütten olduğu, örgütsüz olduğu, anarşist, sosyal demokrat, Atatürkçü ya da sosyalist olduğunun nazarımda hükmü kalmadı. Hepimiz o meydandık.

Ve “oh geberdiler” dedikleri de biziz, statlarda yuhaladıkları da, meydanda acılı annelerin adı verilip hedef gösterdikleri de biz. Kocaman bir biz, acılı, deneyimli, birikimli ve imanlı bir biz…

Bu “bizi” derlemek toplamak, bu kanlı tuzaktan almak zorundayız. Birbirimize iyi bakmalıyız. Siyaseti bu zeminde, hakikati ortaklaştırarak inşa etmeyi düşünmeliyiz. Yaşamda ‘nüve’ üretip, o nüvelere yaslanıp bu kalabalık, zorlu ülkeye bir ortak ve bir arada yaşam önermeliyiz. Farklılıkları zenginlik olarak gören, bir arada yaşamı savunan, ortak bir acı, ortak bir sevinçle… Çıkış.