Her sel sonrası yeniden yazılan yazı: Kader mi? Felaket mi?

Her sel sonrası yeniden yazılan yazı: Kader mi? Felaket mi?

Bu yazı ilk defa 2016 karadenizisyandadir.net ‘te yayınlanmıştı. Aradan geçen dört yılda Türkiye’nin başından çok fazla sel gelip geçti.

Eren Dağıstanlı

24 Ağustos 2015 Hopa selinin üzerinden 1 sene geçmiş, selin getirdiği acılar henüz hafızalarımızdan silinmemişken 31 Ağustos 2016 gecesi başlayan ve 1 Eylül sabah saatlerine kadar devam eden şiddetli yağış bir kez daha Doğu Karadeniz’i; özellikle Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka’yı teslim almıştı.

Bir sene sonra bir daha, bir sene sonra bir daha… Ve son olarak 12-13 Temmuz 2020 tarihinde başlayan yağışlarla birlikte Artvin Yusufeli’nde LİMAK’ın baraj şantiyesinde heyelan gerçekleşti.

Oysaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Yusufeli Barajı’nın 3 milyonuncu beton atım töreninde -bu nasıl bir tören adıdır tartışmasına girmeden- şöyle demişti: “Çoruh Vadisi’ni taşkınlardan da koruyacaktır. Barajla birlikte yollar, köprüler, menfezler, tüneller ve elbette yeni Yusufeli ilçemiz de inşa edildi, inşası devam ediyor.” Ancak denilen olmadı; ne yapılan çalışmalar, ne de alınan sözde önlemler taşkınlara engel olamadı. Yusufeli Barajı LİMAK şantiyesinde 4 kişi hayatını kaybetti.

Yusufeli’de arama kurtarma çalışmaları devam ederken Rize’nin Çayeli ve İkizdere ilçelerinde de dere yataklarında taşkınlar oluştu ve dereler kent merkezlerinin içine doldu.

2016 yılında yaşanan heyelan ve selden kaynaklı çalışmaların sürdüğü sıralarda bir amcanın konuşmasına şahit olmuştum. “Eskiden de yağayidi da, Allayise (Allah aşkına) şimdi ne oldi” diye soruyordu.

Gerçekten şimdi ne olmuştu? Doğu Karadeniz’de yağmurun yağmamasını beklemek, güneşin doğmayacağına inanmak kadar saçma bir durum. Her yağmurdan sonra “yok öyle oldu, yok böyle oldu” mu diyeceğiz? Sel kader miydi, yoksa felaket mi? Doğa intikam mı alıyordu?

Sırf o amcaya cevap olsun diye değil, bu yaşananlara ne sebep oluyor diye aklıma ilk gelenleri toparlamaya çalışmamın üzerinden 4 yıl geçmiş. Değişen pek bir şey yok.

1-İklim değişikliği
Kapitalizmin dayattığı endüstriyel yatırımlar ve enerji tüketimi faaliyetlerinin sonucu olarak atmosferde miktarı ve yoğunluğu artan sera gazlarının neden olduğu küresel ısınmanın sonucu olan durumun Doğu Karadeniz bölgesine yansıması. Türkiye’de iklim değişikliğinin diğer bölgelerde çölleşme ve kuraklığa, Karadeniz bölgesinde ise yoğun ve sık yağışlara sebep olacağı söylenmekte. Devlet önlemler almak yerine – sözde birkaç rapor ve çalışma hariç – iklim değişikliğini hızlandıracak faaliyetlere devam etmekte.

2- Karadeniz Sahil Yolu
Bütün bilimsel ve hukuksal itirazlara rağmen yapımına başlanan, dava kararlarına rağmen devam eden, bitirildikten sonra birçok belediye başkanı ve bakan tarafından “hata” olduğu vurgulanan ucube yapı. Samsun’dan Hopa’ya kadar kara ve denizi birbirinden koparan ve denizi doldurarak yapılan yol insan ve deniz arasında ilişkiyi kesmekle kalmamış, özellikle yoğun yağmur sonrası vadilerden gelen coşkun derelerin önünde bir bariyer görevi görmüştür. Deniz dolgusu olan yol, kent kotundan daha yüksekte bulunduğu için suyun denize ulaşmasını, başka bir deyişle biriken suyun kaçmasını engellemiştir. Özellikle kent merkezlerindeki su baskınları bu sebepten kaynaklandığı söylenebilir.

3- Plansız yapılaşma / plansızlık
Hem kent merkezlerinde hem köylerde plansız ve gelişi güzel yapılaşmaya göz yumuldu. Kaygan bir zemine sahip olan coğrafyada köylerdeki eski evlerin yerini, yamaçlara yapılan 3-4 ve hatta daha fazla katlı beton evler almış durumda. Kent merkezlerinde ise dere yatakları, imar izini verilerek yapılaşmaya açıldı ve mahalle haline getirildi. 

Kent merkezlerine en yakında bulunan dağlık araziler ranta açılarak, dağlık alanlara çok katlı siteler konuşlandırıldı. Bunların yanına alt yapının yetersizliği ve acil durum planının olmaması da eklenebilir.

Sel durumlarında, şiddetli yağış bilgisi alınınca belediye hoparlörlerinden “halkımızı sele ve heyelana karşı dikkatli olmaya” çağıran anonslar sıkça yapılmaya başlanır. Ancak dikkatten kastın ne olduğuna dair bir bilgi yok. Yağmur sonrası evleri riskli durumda olanların toplanabileceği sığınak ya da güvenli bir alan bulunmamakta. Bu durum bütün Karadeniz sahil şeridi için geçerli.

4- Dere yataklarına yapılan müdahaleler
Özellikle dere taşkınlarını önlemek iddiasıyla yapılan istinat duvarları ve ıslah çalışmaları bu müdahalelerin başında gelmekte. Dereyi her iki yandan hapseden ve dere yatağı boyunca dik bir şekilde yapılan beton duvarlar sayesinde dereyi yavaşlatacak bütün doğal unsurlar ortadan kalkıyor ve derelerin akış hızı iki katına çıkıyor. 

Dere yatağının kendi doğal şeklinden bağımsız olarak beton duvarlara neredeyse 90 derecelik açılarla viraj verilmesi, yukarıdan hızlı gelen suyun yatağa yayılamadan başka bir alana taşmasına sebep oluyor.

Yine ıslah ve taşkın önleme adında dere yataklarının daraltılması, derelerin kurutulup, kurutulan yatakların imara açılması, suyu yavaşlatacak dere içinde bulunan büyük taşların kenara çekilmesi, dere yatağı içerisinden çakıl ve kum çekilmesi gibi faaliyetler felaketi hızlandıran faktörler.

5- Orman kıyımı
Doğu Karadeniz denince ilk akla gelen şey olan çay tarımı aslında bölgenin geleneksel tarımı değildir. Bölgenin ekonomisine en büyük katkıyı sunduğu söylenen ancak üreticinin emeği sürekli çalınan çay tarımı için başta meyve ağaçları olmak üzere birçok ormanlık alan yok edilmiştir. Ormanların yerini bilinçsiz ve kontrolsüz şekilde yayılan çay bitkisi almıştır. Çayın yeşil değil de başka bir renk olduğunu düşündüğümüzde orman kıyımının büyüklüğünü görebiliriz.

Çay bitkisi, bir ağaç gibi toprağı tutacak yapıda olmadığından ve çay bahçelerine ulaşım için gelişi güzel yollar açıldığından köylerde heyelan oluşan alanları genellikle çay tarlaları oluşturmaktadır.

6 – Taş ocakları ve yol çalışmaları
Taş ocakları ve yol çalışmaları için patlatılan dinamitlerden ötürü yeraltı sularının yön değiştirmesi ve doğal yapının bozulması heyelan ve kayma riskini arttırmaktadır.


HES, baraj, maden vb projelerine yapılan ulaşım yolları için kesilen ağaçlar, patlatılan dinamitler ve yeşil yol olarak bilinen yaylaları birbirine bağlayacak olan yol çalışması bölgenin ekolojik yapısını tamamen yıkıma uğratmıştır.

7 – HES’ler ve barajlar
Doğu Karadeniz’de yapımına başlandığından beri türlü tartışmalara konu olan HES’lerin derelerin doğal akışını değiştirdiği ve ekolojik bir yıkıma sebep olduğu artık tartışmasız bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

HES’lerin yapımı sırasında dereler adeta şantiye haline getirilmekte ve deredeki canlı yaşamı tümüyle yok edilmektedir. Dereye bilinçsizce “ben yaptım oldu” kafasıyla yapılan her müdahale felakete davetiye çıkarmaktadır.

Genelde dereye verdiği zararıyla bilinen HES’lerin enerji dağıtımı için dikilecek iletim hatlarının geçişi için binlerce ağaç kesilmekte ve bu durum da heyelanlara zemin hazırlamaktadır.

Artvin örneğinde olduğu gibi coşkun nehirleri göl haline getiren baraj projeleri iklimi gözümüzün önünde değiştirmeye devam ediyor. Eskiden yer yer Akdeniz ikliminin yaşandığı Çoruh havzasının barajlar yüzünden ne hale geldiğini bölge halkı yaşayarak görüyor. Bir zamanlar serinlemek için gidilen yerlerde şu anda nemden durulmuyor.

Bir diğer tehlike de yoğun yağış dönemlerinde barajlara daha fazla su yığıldığından, baraj gövdesine aşırı yüklenme oluşması. Baraj kapaklarının açılması, mevcut nehrin debisini bir anda yükselmesine sebep oluyor. Borçka’da yaşanan sel sonrası Muratlı Barajı’nın hasar gördüğünün gelen bilgiler arasında olması bu duruma somut bir örnek olarak verilebilir.

8 – Doğa intikam almaz
Şimdi yine şöyle şeyler paylaşılacak. “Doğa intikam aldı.” Doğa intikam almaz kardeşim. Doğa insan mı? Doğanın kin duygusu mu var? Doğanın kişisel hırsları, iğrenç iktidar ilişkileri, şahsi menfaatleri mi var da intikam alsın?

Hiç doğaya suçu atmaya gerek yok. Ne yaptıysak kendimize yaptık. Bizzat yapmadıysak yapılmasına seyirci kaldık. Doğayı bu hale gelmesine sebep olanlar her kimse, onlardan hesap sormamak da suçtur. İşi sadece Akp’ye yıkmak da işin kolaycılığına kaçmaktır. Evet, doğrudur bu dönemde doğa talan projeleri iktidarın varlık sebebi halini almıştır. Bugün de kamuoyunda adı sürekli değiştirilen ve son olarak 80.Madde olarak kabul edilen doğaya darbe yasası bu yüzden, iktidarın ekonomik olarak devamını sağlarken doğayı tamamen yok etmek için çıkarılmaktadır.

Fakat bunun hesabı çıkarılacaksa bütün yönetenler belki bir gün “doğa anayasası” önünde doğaya işledikleri suçlardan dolayı hesap vermelidirler.

Son söz Kazım Koyuncu’dan gelsin. Bu kadar yazılanı aslında Kazım abi seneler önce bir söyleşisinde şöyle toparlamıştı:

“Siz kimsiniz ya, binlerce yılda oluşan bir şeyi siz hangi kafayla, hangi vicdanla tutup da yok edebiliyorsunuz? Heyelanlar oluyor, bu kader mi sanki? Depremler oluyor kader mi? Başka yerde aynı şiddette deprem oluyor iki kişi bayılıyor da Türkiye’de yirmi bin kişi ölüyor kader mi bu? Değil..İnsanın geleceğiyle oynuyorsunuz. Sizin kısa vadede kazanacağınız birkaç milyon doların karşılığı milyonlarca insanın geleceği ve bütün dünyanın ortak mirası olan oradaki doğa, oradaki deniz, oradaki Fırtına deresi, oradaki Artvin’in dereleri. Bütün bunlara karşı çıkmak için ne filozof olmak lazım ne sanatçı. Hiçbir şey olmaya gerek yok. Sadece gören bir çift göze sahip olmak… Korkmamak lazım.”