İsrail’in gangster jeopolitiği ve ilhak planları

İsrail’in gangster jeopolitiği ve ilhak planları

Richard Falk, Al Jazeera

Çeviri: Nurettin Taşar

Filistinliler, İsrail’in 14 Mayıs 1948 yılında kurulmasını takip eden gün olan 15 Mayıs’ı “Nekbe günü” Arapça anlamıyla felaket gün olarak sembolleştirmişlerdir. İsrail kurulduktan sonra bir milyona yakın Filistinli mülteci konumuna düştü. Bugün ise Filistinli mülteci sayısı yaklaşık 6 milyon olarak tahmin edilmektedir. Ortadoğu konusunda en güvenilir gazetecilerden biri olan Robert Fisk, başta Filistin toprağı Batı Şeria olmak üzere İsrail’in işgal planlarının politik arka planı, Trump döneminin bu planlara etkisi ve COVID-19 salgının işgal için yarattığı fırsatlar üzerine yazdığı makalesi Aljazeera English tarafından yayınlandı. Filistinlilerin felaket günü olarak andıkları 15 Mayıs Nekbe günü için Robert Fisk’in bu makalesi Nüve için türkçeleştirilmiştir.

İsrail işgali altında bulunan Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin ilhak etme planı, uluslararası hukuku yok saydığının bir göstergesidir.

Dünya tuhaf zamanlardan geçiyor. Bu konuda neredeyse herkes aynı fikirde…

Dünyadaki herkes hem COVID-19 salgını hem de yıkıcı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeniyle zor bir süreçten geçiyor. Böyle bir anda, insanlık hem en kötü hem de en iyi politikalara şahit olması şaşırtıcı değil.

Yine de bu göstergelerin ötesinde daha kötü görünen şey, gangster jeopolitiğinin[1] çeşitli tezahürlerinde devam etmesidir.

Bu konuda COVID-19 ‘dan derinden etkilenmiş olan İran ve Venezuela gibi ülkeler sağlık krizi yaşarken ABD’nin bu ülkelere karşı uyguladığı yaptırımları arttırması gangster politikaya çarpıcı bir örnektir. Jeopolitik gerekçelerle uygulanan bu politika, çok sayıda aydın tarafından en azından pandemi süresince uygulanmaması istendi. Fakat reddedildi. Yaptırımları askıya alma ve empati yerine, duyarsız Washington’un, “maksimum baskı” politikası, neredeyse neşeyle uygulanıyor ve en acısı ABD yaptırımları arttırmak için fırsat arıyor.

Bir başka karanlık masal ise, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İsrail halkına vaat ettiği işgal altındaki Batı Şeria’nın bir parçasının ilhakının kanunsuz ve yıkıcı bir şekilde sürdürülmesidir.

Uluslararası toplumda işgal altındaki Filistin topraklarının ilhak edilmesinin uluslararası hukukun temel normlarını doğrudan ihlal etmesi ciddiye alınmıyor gibi görünüyor. Belki de bu nedenle İsrail, egemen bir devletten toprak kazanımını reddeden hukuk kurallarına yasal gerekçeler sunmaya bile gerek duymadan Batı Şeria’yı ilhak etmeye hazır.

Bu ilhak ayrıca IV. Cenevre Sözleşmesinde yer alan uluslararası insancıl hukukun reddedilmesinin bir göstergesidir. Bu işgal Batı Şeria’yı, yani 1967’den beri işgal altında olan bu Filistin topraklarını İsrail’in kendi egemen toprak otoritesine dönüştürmek için tek taraflı hareketi anlamına geliyor. Ayrıca, bu ilhak girişimi, Birleşmiş Milletler’in otoritesine doğrudan meydan okuyor ve bu da İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’deki varlığını yalnızca güç ve işgal üzerine dayalı olduğunu kanıtlıyor.

İsrail güvenliği ‘tartışması’

Mossad ve Shin Bet[2]‘in eski başkanları ve emekli ordu subaylarının dahil olduğu İsrail’in ağır başları dahi bu durumdan rahatsız. Fakat, bu konuyla ilgili iç tartışmalarda ses yükseltenler uluslararası hukuku ihlal edildiği, BM veya Avrupa Birliği gibi kurumlarının otoritesi reddedildiği ve Filistin’in devredilemez haklarını göz ardı edildiği için itiraz etmiyorlar.

İsrail’de Batı Şeria’nın ilhak edilmesine yönelik tüm itirazlar, İsrail güvenliği üzerindeki olumsuz etkileri üzerine… Yani insani nedenlerle değil. İsrail’in ulusal güvenlik kuruluşu içindeki bu eleştirmenler, Arap komşularını rahatsız etmek ve özellikle Avrupa’daki uluslararası kamuoyuna da daha fazla yabancılaşmaktan endişe duyuyorlar. Buna ek olarak, Amerikalı ve Avrupalı ​​Yahudilerin İsrail için desteğinin azalmasından korkuyorlar.

İsrail’de Batı Şeria’nın ilhak edilmesini düşünenler, Ürdün Vadisi ve o bölgedeki Yahudi yerleşimlerinin[3] güvenliği konusunda endişelenmektedir. Fakat İsrail’de çoğunluk Filistin topraklarının işgalini savunduğu görünmektedir.

Yahudi kutsal kitabı, Yahudiye ve Samiriye’nin (Batı Şeria) Yahudilerin hakkı olduğunu söylüyor. Bu hak, Yahudi derin kültürel gelenekleri ve küçük bir Yahudi varlığı ile kutsal tutulan bu topraklar, yüzyıllarca süren tarihsel bağlantılara atıfta bulunarak pekiştirildi.

İsrail’in ilhak projesini eleştirenler, Filistinlilerin şikayetlerini ve haklarını göz ardı ettiklerini dahi fark etmiyorlar. İlhakı savunanlar ise, uluslararası hukukta Yahudi hakları gibi Filistinlilerin de toprak haklarını olacağını dillendiremezler. Çünkü ilhakı savunanların iddiaları modern hukuk fikirleri ve yetki etiği açısından çok zayıftır.

Siyonist[4] anlatı boyunca olduğu gibi, Filistinlilerin şikâyetleri, özlemleri ve hatta bir Filistin halkının varlığı, politik engeller ve demografik engeller dışında Siyonist imgelerin bir parçası değildir.

Siyonizm’in başlangıcından bu yana gelişmeler göz önünde bulundurduğunda, İsrail’in “vaat edilen topraklarının” tamamını kapsayan tek bir Yahudi devleti oluşturulurken Filistinlileri marjinalleştirme hedefi asla terk edilmedi. Bu bağlamda, BM’nin 1948 yılındaki bölme planı- o sırada bir çözüm olarak kabul edilmesine rağmen- kutsal kitaplarında kendilerine vaat edilen araziyi mümkün olduğunca geri kazanmak için bir basamak taşı olarak Siyonistler tarafından kullanıldı. Son 100 yıl boyunca Siyonist bakışına göre ütopya gerçeğe dönüşürken, Filistinliler için gerçeklik distopyaya dönüştü.

Gangster jeopolitiği

İlhakın İsrail ve ABD tarafından nasıl ele alındığı Filistinlilerin yok edilmesi kadar dehşet verici. Planda Batı Şeria’daki Filistin nüfusu İsrail yerleşim yerleri inşa edilmesiyle direnmeyecek kadar parçalandı ve şimdi topyekûn sessizleştiriliyor.

Bu arada Netanyahu, rakip koalisyon ortağı Benny Gantz ile birlik hükümet içinde ilhak planı için onay almayı başardı. 1 Temmuz’dan sonra sunacağı teklif için tek ön koşul, ilhakın sınırlarını, Trump yönetimi tarafından ileri sürülen tek taraflı “Refah için Barışı”[5] teklifinde yer alan bölgesel tahsislere uygun hale getirmek.

Trump bu barış planını ortaya koymadan önce bile ABD’nin ilhak için örtük bir onay verdiği şüphe götürmez bir gerçekti. İsrail’in işgal ettiği Suriye toprağı Golan Tepeleri’nin Mart 2019’da ilhakını onaylaması gibi…

Tahmin edilebileceği gibi, Donald Trump’ın Amerika’sı, en azından yasal gerekçeler sunmak veya ilhakın Filistin barış umutları üzerindeki olumsuz etkileriyle ilgili Netanyahu’ya yapıcı bir tavsiye de dahi bulunmaya ihtiyaç duymuyor. Aksine, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İsrail ilhak planını açıklamadan Batı Şeria’nın ilhakı için yeşil ışık yakmıştı. Ne Filistinlilerin ne de uluslararası hukukun bir önemi yokmuş gibi, ilhak İsraillilerin istediği gibi belirleyebileceği bir konudur, demişti.

İlhak girişiminin arka planında, BM’yi etkisizleştirmek ve İsrail’in uluslararası eleştirisini köreltmek için tasarlandı. İlhak konusunda, birçok Avrupalı ​​liderden ve muhtemelen olası Demokrat başkan adayı Joe Biden’in güçlü bir eleştiri bekleniyor, ancak Filistin topraklarının bu şekilde ilhak edilmesini tersine çevirmek için herhangi bir uluslararası kampanya ve herhangi bir ciddi itici güç bulunmuyor.

Geçmiş deneyimlere dayanarak, ilhak sonrası birkaç günlük medyatik eleştirilerden sonra duyarlılığın azalacağı ve dünyanın hiçbir şey olmamış gibi devam edeceği düşünülmektedir. Yıllarca haklarının verilmesini bekleyen Filistinliler ise, direniş yorgunu ve etkisiz dayanışma girişimlerinin sonucunda acı çekiyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, İsrail-ABD ilişkileri “gangster jeopolitiği” kavramına uygun olarak uluslararası hukuka ya da BM’ye saygı göstermeden yönetilmektedir. Siyasi/hukuki alan günümüzde toprak işgali için zorla temizlenirken, yasayı ve ahlakı bir kenara bırakan aşağılık bir eylemle karşı karşıyayız.

Hem ABD hem de İsrail inanılmaz bir resmi davranış politikası izliyor.

Birincisi, İsrail ilhak iddiasının dünyaya meydan okuyan doğası var.

İkincisi, İsrail ABD hükümetinden ilhak için jeopolitik bir onay almasının farkında olarak bir politika izliyor.

Üçüncüsü, ABD hükümetinin ilhak etme kararının İsrail’in vereceği karar olduğunu söyleyerek de topu İsrail’e geri atma hamlesi var.

Ve en önemlisi bu ürkütücü dansa eşlik eden hayalet bir melodi var.

İsrail tek taraflılığını jeopolitik bir sefahat jestiyle güçlendiriyor ve bu duruşla ABD’nin onayı, siyasi bir destek gösterisinden daha önemli bir şeymiş gibi davranıyor.

ABD, İsrail’in mantığını sorgulamıyor, ancak halka açık bir onay şovunun sorumluluğunu da kabul etmek istemiyor.

Kamuoyunda, İsrail lideri, ilhak ile ilgili herhangi bir onay ya da onay vermeme hakkında bilgi sahibi olmamasına rağmen istediği gibi hareket etmekte özgür gibi davranıyor.

Bunun, 1 Temmuz yaklaşırken herhangi bir soruna yol açıp açmayacağı da belli değil.

ABD’nin mesajı, Netanyahu’nun Gantz ile anlaşmayı tatmin edici olarak ele alacağı gizli bir onay olacağından şüpheleniyorum.

Burada öne çıkan, ilhak politikasına gelirsek, bu politika bir kibirdir.

Bu işgal politikası sadece dünya düzeninin kuralları ve prosedürleri bir kenara bırakılmakla kalmıyor aynı zamanda Filistinlilerin haklarının yok sayılmasıyla mağdur olacak insanlar ilgisiz, bir tür “Self-Oryantalizm”[6] gibi davranıyor.

 Gangster jeopolitiğinin gerçekliği böyledir.


[1] Bir ülkenin içinde bulunduğu coğrafya ile o ülkenin politikası arasındaki ilişkiyi açıklayan jeopolitik kavramının önüne gangster sıfatı gelmesi, o ülkenin çevre ülke ve halklarla ilişkisinde çete gibi saldırgan ve işgalci yaklaştığı anlamına gelir.

[2] İsrail’in yurtiçi gizli servisidir

[3] İsrail’in işgal ettiği topraklarda kurduğu yerleşim birimlerine verilen ad. Bu yerleşim yerleri uluslararası hukuka göre yaşadışıdır.

[4] Filistin’de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketidir. Söz konusu alan, Tevrat’ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı (İbranice: Eretz Yisra’el) adı verilen topraklardır.

[5] Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın damadı ve Başdanışmanı Jared Kushne tarafından açıklanan “barış planı”

[6] Doğulu herhangi bir grubun veya bireyin batılı değerler çerçevesince kendi kültürünü ve toplumunu ele almasına self oryantalizm denir.