Kenti düşlemek ve ütopyanın yanılgısı

Kenti düşlemek ve ütopyanın yanılgısı

Ebru Yılmaz

Hornby gibi, düşlerde var olan ve geçekleştirilmesi olanaksız toplum  diye tanımlamak da mümkün, More gibi,  başka bir gerçekliğin projesi olarak tanımlamak da, sanırım ben burada Gilles’in, kansız ve soylu, madeni bir para kadar  temiz, gölgesiz, ölümcül hastalıklardan uzak, halkı kukla ve hayaletlerden oluşan, dünyaya özgü olmayan kamuca tanınmamış mükemmel ülke tanımına tutunacağım. Literatürde onlarca tanımı olan kimi için devrimci, kimi için imkansızın hayali kimi içinse birey varoluşunu yok sayan, steril dünya saçmalığı olan ütopya kavramı;  bu ara kente, topluma ama temelde insana bakarken sürekli çevresinde dönüp durduğum  bir  merkez oldu. Bir nevi ütopya kavramı, Türkiye kentlisi birey yanımın ve işi  –neredeyse- en son fiziksel çevreyi var etmek olan mimar  tarafımın, ortak sorgu ayinlerine karşılık veren sığınağıma dönüştü. Dönemsel gerçeklikler ya da var oluşunuzdan doğan gerçekliklerden mütevellit kentli bir birey kimliği ya da o kentte, yaratıcı bir kimlikle bakarken kent düşleri kurmanız muhtemeledir. Toplumsal düzen içinde gerçeklik ne olursa olsun daha iyi bir toplum hayali kuran ve bunu yapılandıran sistematik hayallerdir ütopyalar ama en temelde varlıkları, o günü anlamak için zemindir.

Ütopyalar,  mevcut olanı kendi gerçekliklerinde tanımlayan ve bu gerçekliği yıkıp yeniden yapılandıran gündüz düşüne düşkünlerin üretimidir. Ütopyalar var edildikleri dönemin yok edici alışkanlıklarına tepkisel bir karşılık verirken, mevcudun sona erişinde ise daha iyi bir yaşamı kurmakta eskiz görevi görür. Bu eskizler bireyi, birey alışkanlıklarını, toplumsal düzeni ve kenti içerir. Burada ütopya, yeni bir kent hayali kurarak o kentin tüm dinamiklerini arzu ettiği sistem için çalıştırır. 

Peki kentin bu denli bir gücü var mı? 

Elbette.. Kent,  her ne kadar gündelik yaşam gayesi içinde koşturan birey için, fiziksel çevrenin bir aradalığıyla ortaya çıkan bir olgu olarak algılansa da esasen yaşayan, yaşatan, dönüştüren, var eden, yıkan, yeniden kuran, kalkan ya da sopa olan birlikte devindiğimiz canlı bir organizmadır. Kimi zaman algımızın çok üstünde bir büyüklükte var olur, kimi zaman sokağımızdan doğan bir dirence muhtaç bir hastaya dönüşür. Bünyesinde barındırdığı her canlının hem merhametine hem de nefretine muhtaçtır. Ütopyalarda kent genellikle toplumsal yapının gerçekleşeceği mekansallığı üreten ve o toplumsal düzene ait varlıkları barındıran steril bir mekandır. Lapouge, ütopya, dünyanın başarısız olduğu düşüncesine dayanır ve onu yeniden kurar, ütopyayla birlikte doğa ve tarih tükenir  tanımını yapmıştır. Ütopyanın yarattığı kent, birey ya da toplumu önceler  biçimde, kentin var edici yaşamsal dinamiklerini görmez oysa kent, gerçekten merhamet ve nefrete muhtaçtır. Kent hafızasını kaybetmemek için yaşattıklarının merhametine, yeniden doğmak için yıkıcı bir nefrete ihtiyaç duyar. Giles’in halkı hayalet  ve kukla olarak gördüğü ütopyalar evreninde her şey, o ütopyayı kuran gündüz düşçüsünün arzu ettiği düzene uygundur. Bu düzenin amacı ekonomi, sosyal-toplumsal yapı, mimari ya da ideolojik yeniden yapılanmalar olabilir ama hepsinde yeni düzen,  birikimleri ya yok sayar, ya da arzularınca elemeye tabii tutar. Birey ve dolayısıyla kent, artık bir kendiliğinden, karşılaşmalarla var olan dinamiklerinden arınır. Ütopyalar, her ne kadar iyimser ve umut verici bir temelden yaratılsa da bilinmezliklerini insanın gerçekliğinden koparmak durumda kalmışlardır, üstün erdem ve rastlantısız mükemmellikler barındırmalarının yanında,  hayali iyiliği de, ne yazık ki çoğunlukla dayatmacı bir güçle kurmuşlardır. 

Rönesans itibariyle bireyin akılcılığı ve her sorunu aklıyla çözebileceği inancı, dünyayı kötü ve sorunlu görmüş, çözmek için de akılla üretilen ütopyalar sürecini başlatmıştır. Bu akılcı bakış, her ne kadar mevcudu yaratan irade olsa da kent yıpranmak durumda kalmıştır. Tafuri, aydınlamadan itibaren kent gelişimini değerlendirirken mimarlığın bu dönemde bir çöküşünden bahseder.  Akıl, sanayi devrimiyle birlikte insanı, üretimin bir dişlisi kenti ise üretimin ve tabii tüketimin mekanı olarak görmüştür. Bu sömürücü bakış, ütopyaların refahı yükselmiş insanını var ederken, birey olma ve kent olma unsurlarına zarar vermiştir.  Modernizmin akılcı ve teknoloji öncüllü idari varlığı toplumsal yaşamda bölünmeler yaratmıştır. Kentlerin sanayileşme adına yaşam fonksiyonlarını yitirecek kadar sağlıksız koşullara büründüğü, bireyin sömürüldüğü bu dönem, Marx’ı ve bir çok komünal yaşamı savunan ütopisti ortaya çıkarmıştır. Ardından gelen post modern, dekonstrüktivizm modernizmin bu katı kalıplarını eleştirip, yeni modeller önermiş yeni ve daha iyi toplum için eskiz görevi görmüştür. Peki şimdi, ideolojilerin tükendiği, teknolojinin güven duygusunu yıprattığı, öznenin yeniden keşfinin arandığı günümüzde ütopyaları eskiz almak mümkün mü  ya da yeni bir gündüz düşüne mi ihtiyaç duymalıyız? 

Modernizmin yıprattığı kent, iktisadi gayelerle sosyal yapısını yeni yeni toparlarken, hafızasını kaybetmişti. Bugünün kenti, birey ve kent için rastlantısal yapısını yeniden nasıl kurabilir? Belki sadece bu kendiliğindenlik durumuna tutunmak bize yol gösterecektir. 20. yüzyıl itibariyle mevcuda ütopyalarla gösterilen tepkiye distopyalarda eklenmiştir, bugün bir distopya içinden geçtiğimiz ve kontrol mekanizmalarının ekstrem çalıştığı bir bilinmezlik içindeyiz. Bu dönemde, kendi adıma rastlantısal ve kendiliğinden olma haline odaklanıp bireyin özgürleştiği yeni kentleri düşlemeyi öğretici buluyorum. Ütopyaların iyilik odağında saplandığı dayatmacı ve bireyi standardize edici halinden kaçınarak.