Kimlik aktivizmlerinde bir muamma: Ayrıcalık tartışması

Kimlik aktivizmlerinde bir muamma: Ayrıcalık tartışması

Hazan Özturan

Bir süredir özellikle sosyal medya platformları üzerinden devam eden TERF[1] tartışmaları, oldukça önemli başka bir kavramı Türkiye’deki feminist aktivizmin gündemine getirdi: Ayrıcalık. Günlük hayatta başka bir alt metinle kullanımda olan “ayrıcalık” kavramının, sosyal eşitsizlikleri vurgulamak için kullanılması pek çok kişide tepki uyandırdı. “Ayrıcalık” kelimesinin, bu tartışmada ne şekilde devreye sokulduğunu anlamak için kelimenin sözlük karşılığı yetersiz kalıyor diye düşünüyorum. Bu yüzden “ayrıcalık” denilirken kastedilen şeyin politik bağlamının ne olduğunu, feminist aktivizmin tarihinde bu kavramın başka nerelerden beslendiğini üzerine konuşalım istedim.

Ayrıcalık tartışmasının başlatıcısı transfeminizm cephesi olunca, trans deneyimlerden uzakta konumlanan erkekler ve kadınlar, “ayrıcalıklı” olduklarının altının çizilmesini büyük bir tepkiyle karşıladılar. “Cis[2] bir kadın olmak ve ayrıcalık” etrafında şekillenen kimi argümanlar, tartışmaya dahil olan belli başlı feministler tarafından her durumu kapsayan bir önerme gibi ele alındı. Bu önermenin transfeministler tarafından, natrans kadınların onlara kıyasla deneyimlerine yöneltilmiş olması, sıklıkla paranteze alındı. Kadınlara yönelik başka sistematik ayrımcılıkların varlığı, trans deneyimlerin görünürlüğünü azaltmak için kullanılmaya çalışıldı. Eş zamanlı olarak “pozitif ayrımcılık” kisvesi altında, kimi erkeklerin beslediği mizojini de tartışmaya eklemlendi. Feministlerin kadın oldukları için ayrıcalık beklediklerine dair cinsiyetçi yaklaşımlar, İstanbul Sözleşmesi karşıtları tarafından önümüze sunulup durunca, tartışma hepten bulandı. Farklı kesimlerin art niyetli yaklaşımlarıyla tartışma oraya buraya çekilmiş olsa da, “Ayrıcalık” kelimesinin feminist aktivizmlerde ne demek olduğu üzerine konuşulmasını oldukça değerli buluyorum.

Kavramın bu tartışma içerisinde kullanıldığı bağlamı anlamak için, basit bir sözlük karşılığı yetmeyeceği gibi, hatta türkçe külliyatın dışından da yardım almamız gerekli. Keza kimi ulusötesi meseleleri yerele taşırken kullandığımız kavramlar, her zaman basitçe türkçeye çevrilemiyorlar. Bazen bu sözcüklerin altını dolduran şey, basit bir tanımdan çok daha fazlası olabiliyor. Bu sadece yurtdışındaki tartışmaları türkçeye taşırken değil, Türkiye’deki tartışmaları yabancı dillere taşırken de yaşadığımız bir problem aslında. Fransa’da toplumsal cinsiyet üzerine yüksek lisansımı yaparken, pek çok sunumda kendimi “Bu o demek değil aslında” derken buldum. Mesela bir keresinde Osmanlı feministlerinin, vapurlardaki “kafes sistemi”nin kaldırılması için başlattıkları bir tartışmayı irdelediğimde, kadınların vapurlarda erkeklerin göremediği paravanların ardında yolculuk yaptığını anlayamayıp, kafeslerde taşındığını söylediğimi zanneden hocam ve sınıf arkadaşlarım şok içerisinde bakakaldılar.

Çeviribilimin de, uzmanlık alanları hakkında konuşmanın da biraz böyle bir tarafı var. Parçası olduğunuz bir grup için çok anlaşılır olan bazı kavramları, başka bir zemine taşımakta zorluk yaşayabiliyorsunuz. Tam da o yüzden, yabancı dildeki kuir-feminist külliyatı takip edenlerimiz için ne anlama geldiği çok aşikar olan “Ayrıcalık” kavramının, hepimiz için aynı tınıya sahip olmadığını düşünmeye başladım. Bunun bir gerekçesi de, “Kesişimsellik” olarak Türkçe’ye çevrilen “Intersectionality” kavramına bu tartışmada pek yer verilmemiş olması diye düşünüyorum. Özünde ayrıcalıklarımız da, maruz kaldığımız ayrımcılıklar da sabit kategoriler değiller. Ayrıcalık ve ayrımcılıklar etrafındaki iktidar meselesine azıcık Foucault’cu bakarsak, tüm bunların aslında başkalarıyla ilişkilerimizle alakalı olduğunu kolayca fark edebiliriz. Tüm bu sebeplerden, başkalarıyla ilişkilerimizdeki ayrıcalıklı konumumuzu tanımak ve vurgulamak, dahil olduğumuz aktizmler için, en az maruz kaldığımız ayrıcalıklar üzerine konuşmamız kadar öncelikli bir mesele.

Siyahi Feminizm ve Ayrıcalıkların İfşası

Siyahi bir hukukçu olan Kimberlé Crenshaw’un 1989 yılında ortaya attığı “Kesişimsellik” kavramı hakkında türkçe yazılmış uzunlu kısalı pek çok makaleye kolaylıkla erişebilirsiniz. Kesişimsellik en özet haliyle şu demek: her birimizin birden fazla kimliği var ve bu kimliklerden farklı etkiler alıyoruz. Biyolojik cinsiyet, sınıfsal köken, eğitime erişim, etnik köken, cinsel yönelim, engellilik durumu, mental sağlık ve daha pek çok faktör kimi ayrıcalıklarımızın olmasına ve kimi ayrımcılıklara maruz kalmamıza yol açıyor. Bu ayrıcalık ve ayrımcılıklar kişiden kişiye değiştiği gibi, içinde bulunduğumuz ortama göre bile değişiklik gösterebilirler. En klişe örnekten ilerleyecek olursak, sürekli sınıfsal ayrımcılığa maruz kalan bir erkek işçi, aynı zamanda bir erkek olarak ayrıcalıklıdır. Bu ayrıcalığını kullanarak, sınıfsal olarak ondan daha ayrıcalıklı bir kadını sokakta taciz ederek ayrımcılığa maruz bırakabilir. Ya da ana örneğimize dönecek olursak, günlük hayatında sistematik olarak ayrımcılığa maruz kalan feminist bir kadın, sahip olduğu kültürel semayeyle transfobiyi beslemeye karar vererek, ikili cinsiyet rejiminin hakim olduğu bir toplumda natrans bir birey olarak ayrıcalığını devreye sokabilir.

Siyahi Feminizmin katkılarından yola çıkan Crenshaw, kesişimsellik kavramını hukuk sistemindeki pratik bir ihtiyaca yönelik teorik bir dayanak oluşturmak için ortaya atmıştı. Crenshaw kesişimsellik kavramını masaya sürerek, Birleşik Devletler’in yargı sisteminin adaletsiz işleyişini bir kez daha ifşa etmekteydi. “Renk körü” olduğunu iddia eden yargı sistemleri, herkese eşit bir mesafede durduğunu iddia ederken, eşitsizlikleri engellemez. Keza aynı kimliklere ve toplumsal gruplara dahil olmayan kişilerin öznel durumlarını ve etki aldıkları toplumsal dinamikleri paranteze almak, hukuki ya da etik kararlara varmak için eşitlikçi bir yaklaşım değildir. Böyle bir anlayış var olan eşitsizlikleri yok etmez, aksine güçlendirir. Bu dediğimi Türkiye’de de pek çok örnek üzerinden, mesela kadın cinayetleri üzerinden okuyabiliriz. Erkek ayrıcalığının her bir kadının yaşam hakkına bir tehdit olarak yöneltildiği günümüz Türkiye’sinde, özsavunmayı saldırı olarak değerlendirmek adaletsizdir. Böyle bir adalet anlayışı, yalnızca kadınlarla erkekleri değil, siyahlarla beyazları, müslümanlarla dini azınlıkları, heteroseksüellerle eşcinselleri, translarla cisleri yapay bir zeminde, maruz kaldıkları ya da faydalandıkları tüm tahakkümlerden bağımsız bir biçimde denk tutmaya kalkar. Bu denkliğin yapay bir denklik olduğunu, spektrumlar yerine sürekli birbirinin zıttı ikili kategoriler üzerinden tartışmaların sürdürülmesinden de anlayabiliriz. Farklı deneyimler, iki uçtan birine sürekli olarak yollanırken, aynı zamanda bu keskin zıtlığın adaletin gözünde görünmez olduğu argümanına, pek çok farklı formatta rastlayabilirsiniz. Yalnızca bir eşitlik ilüzyonunu olan bu tür bir yaklaşım, kesişimselliği göz ardı eder. Elbette adaletin “renk körü” olduğunun söylenmesi, Birleşik Devletler bağlamında tesadüf bir kullanım değil, doğrudan siyahi aktivistlerin mücadelesinin görünür kıldığı bir ayrımcılık biçimi olarak kabul edilebilinir.

Crenshaw’dan biraz daha geriye, 1977 tarihinde yayınlanmış, siyahi-feminizmin temel taşlarından biri kabul edilen, Combahee River Kolektifi’nin Manifestosu’na doğru ilerlersek, kimlik aktivizmlerinde ayrıcalıklarını fark etmenin önemini biraz daha iyi anlayabiliriz. Boston kökenli Kolektif, çoklu-kimliklerden ötürü çoklu-ayrımcılık yaşamanın ne demek olduğunu manifestolarında şu şekilde aktarmıştır:

[…] bizler, ırkçı, cinsiyetçi, heteroseksist ve sınıfsal baskılara yönelik mücadelelerin saflarında aktif olarak yer almaktayız. Kendimize, başlıca tahakküm sistemlerinin iç içe geçmiş[3] olduğu temeli üzerine kurgulu bir analiz ortaya koymayı ve bu analize dayalı bir pratiği geliştirmeyi görev edindik. […] Siyahi kadınlar olarak, siyahi feminizmi tengarenk[4] kadınlara yönelik, çoklu ve eş zamanlı tahakkümlerle mücadele eden politik bir hareket olarak değerlendiriyoruz.”

Combahee River Kolektifinin üyeleri, siyahi kadınlar oldukları gibi, aynı zamanda proleterya kökenliydiler. Segregasyon sonrasında üniversite eğitimine erişimi olan ilk jenerasyonun mensuplarıydılar. Bu Manifestonun içerisinde, dahil oldukları aktivizmlerde maruz kaldıkları üç ayrımcılık formatına dair pratiklerini teorileştirmişlerdi. Feminist hareketin içerisinde ırkçılığa ve cehalete, siyahi hareketin içerisinde cinsiyetçiliğe ve cehalete, sosyalist gruplarla verdikleri mücadelelerde ise hem cinsiyetçiliğe hem de ırkçılığa maruz kaldıklarını aktarıyorlardı. Bunun yanında aralarında lezbiyenler de yer aldığı için, içinde yer aldıkları aktivizmlerde maruz kaldıkları ayrımcılıklar arasında heteroseksizmin de bulunduğunu vurgulamaktaydılar.

Combahee River Kolektifi bileşenleri, maruz kaldıkları çoklu-ayrımcılıkları ifşa ederken, bir yandan dahil oldukları mücadele alanlarının her birinde onlara dayatılan öncelemeleri reddediyorlardı. Feministler kadın mücadelesini, sosyalistler sınıf mücadelesini, siyahiler ırkçılık karşıtı mücadeleyi ilk plana koymalarını salık verirken, bu kimliklerin tamamının taşıyıcısı olan Kolektif mensuplarıydı ve bu hareketlerin hiçbirinin öncelik hiyerarşisi kurma girişimini kabul etmiyorlardı. Çünkü kendileri, tüm bu ayrımcılıklara eş zamanlı olarak maruz kalıyorlardı ve bunun sonucunda farklı bir aktivizm pratiği üretmeye karar vermişlerdi.

Combahee River Kolektifinin bize bugün anımsatması gereken şey şu: Bir ayrımcılığa maruz kalmak, doğrudan kimsenin başka ayrımcılıklardaki failliğini yok etmez. Aynı şekilde rastlantısal sebeplerle sahip olduğu kimi ayrıcalıklarını yok etmez. Günümüzde, bu ayrıcalıkların sınıfsal olanları, üst sınıfın içine doğan solcu aktivistlerce kolayca kabul edilirken, özellikle söz konusu toplumsal cinsiyet olduğu zaman sürekli duvara tosluyoruz. Ayrıcalıklar, eşitliksiz bir toplumda rastgele edinmiş olduğumuz artı puanlardır sadece. Biyolojik cinsiyeti, atanmış cinsiyeti, cinsiyet kimliği ve cinsiyet ifadesi birbirleriyle ve toplumsal normlarla örtüşen kişiler, örtüşmeyen bireylerin uğradığı ayrımcalıkları deneyimlemedikleri bir hayat sürdürdürebilirler. Ayrıcalıklar aslında başkasının önüne konulmuş bariyerlerin, sizin önünüzde durmamasıdır. Ayrıcalıkların varlıklarını vurgulamak, başkalarının uğradığı ayrımcılıkları görünür kılar. Böylelikle daha eşit bir toplum için önemli bir adım atmış oluruz. Ayrıcalık sahibi olmak bizi mücadelelerin dışına atmaz, aksine ayrıcalıklarımızı tanımak ve doğru zamanlarda devreye sokmak, dahil olduğumuz aktivizmlerin  temsil kapasitesini ve başkalarına erişim gücünü arttırır. Türkiye’de mağduriyeti politik zeminin temeline yerleştiren bir anlayış her görüşe sirayet etmişken, sadece bu tartışma çerçevesinde değil, ayrıcalıklarımızı her alanda tanımamız önemli bir mesele. Ayrıcalıkları vurgulayan, ayrımcılıkları bu ayrıcalıklar üzerinden ifşa etmeyi bilen bir aktivizm biçiminin, başka pek çok tartışmada yer alan bir çıkmaza da alternatif bir çözüm sunabileceğini düşünüyorum.


[1]İngilizce Trans-exclusionary Radikal Feminist öbeğinin kısaltması olan TERF deyimi, transları dışarıda bırakan her türlü feminist yaklaşımı betimlemek için kullanılar bir deyim halini aldı

[2]Cis ya da Natrans. Trans olmayan kişileri betimlemek için kullanılan deyim. Tekrarı önlemek amacıyla bu yazıda her iki deyimden de faydalandım.

[3]İng: İnterlocking

[4]People of Color kalıbına “beyaz olmayan” şeklindeki negatif çevirinin yerine aktivist Sinem Deniz’in önerdiği bu yaratıcı çeviriyi tercih ettim