Körlük, kibir ve şehvet

Körlük, kibir ve şehvet

Mete Yolaş

Bir krizin içerisindeyiz. Sürecin nasıl yönetildiği ve yarattığı tahribatı verilerle ortaya koymak için birkaç güne daha ihtiyaç var. Ama verilere ihtiyaç olmayan şeyler de var; bilim insanları dinlenileceği yerde bilim insanları dinliyor, muhalefet suçlanıyor, süreçle ilgili uyarı yapanlar yasal düzenleme ile sessize alınıyor, gündem değiştiriliyor ve artık normalleşiyoruz. Peki COVID-19’dan önce ne kadar normaldik?

Tartışma programları birer sansasyon makinesi haline getirildi, konu ile ilgili uzmanlığı olmayan kişilerin isimleri cilalandı, gündemler saptırıldı. Sosyal medyaya troller yerleştirildi, kaos çıkartılarak doğru bilgiler manüple edildi. Araştırmalara senelerini veren bilim insanlarının uyarıları görmezden gelindi, kamu yararını savunanlara ihanet şebekesi yaftası yapıştırıldı. Yurttaşların yaşadığı ve ülkemizin karşı karşıya kalacağı sorunları meclise taşıyan, meclisin yetkilerini geri isteyen muhalefete darbeci, muhalefetin yerel yönetimlerine devlet içinde devlet denildi. Güç tek yerde toplandı, istenilen her şey değiştirildi, beğenilmedi tekrar değiştirildi ve buna da bürokratik hız denildi.

Bunların birer getirisi olarak bu süreçte çok büyük sorunlar ile mücadele ettik. Bu sorunlar dış mihraklara da bağlandı, ender bir durum olduğu da söylenildi, yurttaşlar sürekli normalleşiyoruz iddiasıyla avutuldu. Daha ne olabilir ki derken gezegen üzerinde kimsenin deneyimlemediği, bundan sonra da deneyimleyemeyeceği bir krizle karşı karşıya kaldık; bu sefer dış mihrak bir virüs oldu. COVID-19 bize her zaman bilimin, liyakatin, güvenin, adaletin, şeffaflığın, ortak aklın ve dayanışmanın esas alınması gerektiğini gösterdi. Her zaman en kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyız; mükemmel dönemlerde bile.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem ile beraber alanında uzman, liyakat sahibi, siyasi bağı olmayan kişilerden oluşacak Cumhuriyet Senatosu da geri gelmeli; bizim tartışmaya, doğruların ortaya konmasına, sağlam temeller atılmasına ihtiyacımız var. Üniversiteler iktidarlardan özerk olmalı; otonomiye sahip, özel bütçeli, hiyerarşinin olmadığı araştırma odaklı, gerçekleri ortaya koyan bilim yuvalarına ihtiyacımız var. Modernize edilmiş bir şekilde Köy Enstitüleri geri dönmeli; gıda, tarım ve hayvancılık alanında üretim ve ihracatın yanı sıra bilimsel olarak da lider olmalı, dijital sistemleri, makineleri ve bilimsel metodları da ihraç edebilecek konuma erişmeliyiz. Kooperatif yapısını düzenlenmeli ve yerel yönetimler ile iş birliği içerisinde çalışmaları sağlanmalı; her yurttaşın evine temel gıdaların kaliteli ve ucuz bir şekilde girdiğinden emin olmalıyız. Adaleti sağlamalı, şeffaf olmalı, dünyaya da adil olmayı, şeffaflığı ve güveni öğretmeliyiz.

Atatürk’ün de dediği gibi; “Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, hristiyanlığı, müslümanlığı, budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz…”

Alçak gönüllülüğe, dinlemeye, anlamaya, tartışmaya, dayanışmaya daima ihtiyacımız var.  Artık herkes için şapkasını önüne koyup düşünme vakti.