ÖSS’ye övgü

ÖSS’ye övgü

Ateş İlyas Başsoy

Burhan Karaçam Partnership şirketinin Ulus sırtlarındaki muhteşem binasına girerken; “Beni yazdığım bu basit kitap için mi davet ettiler sahiden?” diye düşünüyordum.

Konu, ÖSS Matematikte 20 Soru Garanti adlı kitabımdı. Armani ve Zegna karışımı iki kişi karşımda oturdu. Gözlerini dikerek harvard harvard dinlediler ve neden sonra şunu söylediler:

“Biz bu kitabın tahrip gücüyle ilgileniyoruz.”

“Tahrip gücü”… Bu lafı bu kitapla ilgili olarak daha sonra da defalarca duydum.

Kitap lisede ezberciliğe alıştırılmış çocukları; “düşünmeye” ve “sorgulamaya” çağırdığı için “tahrip ediyordu”. “Düşünmeliydiler” çünkü başka türlü kazanamazlardı. Ödül “üniversite kazanmak” olunca, kitap yüz binlerce öğrencinin odağına girivermişti. Her yıl 2 milyon kişiyi düşünmeye çağırmak; Koç Holding’in tepesindeki insanların bile ilgisini çekmişti.

O yıllarda sorulan 44 matematik sorusunun, 25’i ilkokul düzeyinde bilgiyle çözülebiliyordu. Buna rağmen Türkiye ortalaması 6 soruyu geçmiyordu. Sınavı kazanamayan 1 milyon öğrencinin matematik ortalaması ise 1 (yazıyla bir) soruydu.

25 ilkokul sorusundan bir tanesini bile çözemeyecek 1 milyon kişi, ağır müfredatlara sahip dershanelere kamyonla para döküyordu.

Öğrenciyken hayli elverişsiz şartlarda bu yarışlara katılmış ve iki kez Türkiye’nin “ilk 100”üne girmiştim. Kimileri aksini iddia etse de, orta zekâlı bir insan olduğuma da emindim. (Şimdi bundan bile emin değilim.) O halde fark başka bir yerde olmalıydı. Ama nerede?

ÖSS matematik sorularının başlığı “Matematiksel İlişkilerden Yararlanma Gücü”dür. Yani test ettikleri şey matematik bilgisi değil, bu ilişkilerden yararlanma gücüdür. Kısacası, “analitik zekâ” ölçülür bu sınavla.

İşin içine daldıkça ÖSS sorularını yaratan kişilere sempati duymaya başladım. Adlarını sanlarını bilmediğimiz bazı öğretmenler; adaletsiz bir dünyada olabilecek en adil sınavı hazırlıyorlardı. Tıpkı matematik gibi Türkçe soruları da, küstah bir Türkçe bilgiçliğini değil; okuduğunu anlama kabiliyetini yüceltiyordu. Biyoloji veya tarih soruları bile; hayatı yorumlayabilenlerin çözüme kolayca ulaşacağı minik patikalarla bezeliydi.

Kitabımı bu büyük keşfin ilhamıyla yazdım. Sınava girecek gençleri, “analitik düşünmeye”, “kitap okumaya, “hayatı yorumlamaya” çağırdım; ardından son üç yılın matematik sorularını “açık bir zihinle” çözmenin yollarını tek tek gösterdim.

Biriktirdiğim tüm parayı bu kitaba döktüm. Fiyatını tek kuruş kazamayacağım kadar düşük tuttum ve içine de “paranız yoksa bu kitabı çalın veya kopyalayın” diye not yazdım. Kitabın internet sitesi birkaç gün içinde Türkiye’nin toplam internet abonesi kadar tık alınca da kendimi Ulus’taki binada konuşurken buldum.“Savaşımızı o kadar az insan fark etti ki” diye yakınmıştı ÖSS soruları hazırlayan bir öğretmen, “Artık sistem değişiyor ve ezberci lise müfredatı belirleyici kılınıyor. Oysa ÖSS tam da sizin dediğiniz gibi Hakkârili yoksul bir çocuğun ODTÜ’yü kazanma umuduydu. Yazık ki bu son kale de düşüyor. Gelecekte sadece vasatlık kazanacak”.

Cevdet Bey ve Oğulları romanı, Cevdet Bey’in delirmiş abisi Nusret’in hezeyanlarıyla başlar. “Okumayan, dinlemeyen, yorumlamayan ve ilerlemeyen” “şark” toplumuna karşı; yılgın, öfkeli ve patetik hezeyanlar. Edebiyatımızda böyle ecinli insanlar sık sık karşımıza çıkar. Benzer tipleri 19. yüzyıl Rus romanlarında da bol bol görürsünüz.

Aziz Nesin “Nötron Bombası Uygarlığı Kurtaracaktır” diye nefis bir ironi metni yazmıştı. Bu yazı hâlâ bazıları tarafından Nesin’in “insan sevmezliği”ne kanıt olarak gösterilir. Ah ustam, keşke güvenmeseydin şu insanlığa…

Sıradan bir olay anlatayım. Taraf yazarı bir dostumuz, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’yı yaşları küçük gerekçesiyle bilgisizlikle itham ediyor. Bunun üzerine “yaşları küçük” bir grup genç, şiddet içermeyen bir eylemle üzerine boyalı su atıyorlar.

Kaynakları orijinal diliyle okumuş bu bilge beyefendi ne yapıyor? Gençleri Hürriyet’e şikâyet ediyor. Mafya raconları kesiyor (Sahi Roni, sen bilirsin belki; Kurtlar Vadisi’nde neden hiç Fetullahçı yok?), üstelik “dövmekten” filan söz açıyor.

O güne dek pek kimsenin tanımadığı yaşlı bir akşamcının, küçümsediği yaşlardaki birkaç gencin eylemi sonucunda manşetlere taşınıp şöhret olması ironik değil mi?

Cahilliğin bilgelik, ilericiliğin gericilik, savaşın barış sayıldığı Orwellvari günler yaşıyoruz. Güçlerini babalarının parasından alan çevreler BirGün’ü hiç de “cool” bulmuyor şu sıralar. Ne yapmalıyız? Ezberciliğe mi başlamalıyız? Riskli konularda kafa yormaktan vaz mı geçmeliyiz? Herkesin “aptal” olduğuna inanıp, kafaları mı çekmeliyiz? Yumuşak kucaklara oturup gelmişe geçmişe küfür mü etmeliyiz?

Yoksa yanlış anlaşılacağımızı, daha beteri, anlaşılmayacağımızı bile bile; “doğru”nun izini mi sürmeliyiz?

Sosyalizm beni hayatı sorgulayan, yorumlayan, özgüveni yüksek bir birey haline getirdi. Ortalama bir zeka ile beklenmedik başarılar kazanmamın nedeni, bir sosyalist olmamdan başka bir şey değil. Bir farkım varsa, o fark sadece bu.

ÖSS’ye ve sosyalizme minnetarım. Bunu da burada yazmak istedim.