Salgın sürecine biyopolitika perspektifinden bakmak

Salgın sürecine biyopolitika perspektifinden bakmak

Zeynep Gizem Eskici

Biyopolitika kavramıyla Foucault’nun anlatmak istediği, on sekizinci yüzyıldan bu yana yönetimleri, nüfus olarak ortaya çıkmış olan bir canlılar topluluğuna özgü durumların nasıl rasyonelleştiğidir. Nitekim nüfus istatistikleri, yönetimlerin nüfusu düzenleme girişimlerine yönelik bir bilgi nesnesi görevi görmektedir. Foucault, ölüm üzerinden kurulan bir iktidar biçiminin, on sekizinci yüzyıldan itibaren bedenleri tahakküm altına alma yoluyla sağlanmaya başlandığından söz eder. Ona göre bedeni tahakküm altına almanın iki yolu vardır.

Bunlardan birincisi onun bedenin anatoma-politikası olarak adlandırdığı yol; yani bedeni terbiye etmek, yeteneklerini ve yararlılığını arttırarak bedeni itaatkâr kılmaktır. Daha sonra oluşan bir diğeri ise biyolojik süreçlerin dayanağı olarak bedenin keşfedilmesidir. Böylece “bollaşma, ölüm ve doğum oranları, sağlık düzeyi, yaşam süresi ve bunları etkileyebilecek tüm koşullar önem kazanmıştır; bunların sorumluluğunun yüklenilmesi bir dizi müdahale ve düzenleyici denetim yoluyla gerçekleşir: İşte bu da nüfusun biyopolitikasıdır” (Önder Erol, 2020).

18. yüzyılda yeni güç biçimi “disipline edici” bu güç, gözetimdir. Cezaevleri, kışlalar, tımarhaneleri manastırlardan giderek hastaneleri okullar, fabrikalara genişlemiştir. Biyopolitika, nüfusun iktidarın istekleri doğrultusunda biçimlendirilmesine aracılık eden her türden girişim olarak anlaşılabilir. Uzun yaşama, göç, vb. gibi bir dizi demografik dinamik üzerinde olduğu gibi doğurganlık üzerinde de etkili olması hedeflenen pek çok teknik, nüfusun üzerinde denetim kurmak amacıyla kullanıma sokulur. Böylece ‘biyo-iktidar’ çağı başlamış olur. Bu biyo-iktidar çağında özellikle doğurganlık, nüfusun büyüklüğü ve doğurganlık trendleri ile devletlerin izledikleri iktisadi politikalara uygun bir biçimde düzenlenmeye çalışılır. Böylelikle beden, özellikle de kadının bedeni, bireysel kimliğinden, kişisel istek ve arzularından kopartılarak iktisadi bir nesneye indirgenmiş olur. Çok genel anlamıyla “ ‘beden’ ile ‘nüfus’un bağlantı noktasında yer alan cinsellik”, Foucault’ya göre geçmişte bedenin yok edilmesi tehdidi ile sağlanan eski iktidar biçimlerinin yerini alan ve artık bedenin yönetilmesi ile varlığını sürdüren iktidarın nesne ve hedefi haline gelir (Önder Erol, 2020).

Biyopolitika kavramıyla Foucault, bedenin tahakküm altına alınarak iktidarın istekleri doğrultusunda nüfusun biçimlenmesine aracılık etmesini dile getirir. Kapitalist sürecin hızlıca gelişmesiyle birlikte, doğa bilimlerinin ilerlemesi insan üzerinde çeşitli tahakkümleri de beraberinde getirmiştir. Bedeni terbiye etmek, yeteneklerini ve yararlarını arttırarak bedeni itaatkâr kılmanın yanı sıra; ölüm ve doğum oranları gibi demografik süreçler, yaşam süreleri, sağlık düzeyi gibi durumlara müdahale etmek modernizmin bir getirisi olmuştur. Hal böyle olunca, nüfus üzerinde denetim kurmak amacıyla Biyopolitika devreye girmektedir. Bu yazıda biyopolitika perspektifiyle Covid-19 salgın süreci çeşitli örneklerle ele alınacaktır.

İçinde bulunduğumuz pandemi süreci, beklenmedik durumları da beraberinde getirdi. Çağdaş düşünürlerden Harari’ye göre; insanlığı tehlikeye sokan kıtlık ve savaşlar kontrol altına alınmış, gelişen bilim sayesinde de pandemi yenilmiştir. Ne yazık ki Covid-19, durumun böyle olmadığını göstermektedir. Bu süreçte devletlerin salgın sürecini yönetme politikaları oldukça dikkat çekmekle birlikte, geçmişte yaptıkları yatırımların da gerekliliğini sorgulatmıştır. Böylece iktidarların işleyiş mekanizmalarını da tüm çıplaklığıyla görmek mümkündür. Şiddete veya güce bağlı olup ekonomik olmayan iktidar şekli, yeni tutumlara evrilmiş; biyopolitika da bunun örneklerinden biri olmuştur. Özellikle salgın sürecinde biyopolitikanın da yeniden inşasını görmek olası bir durumdur.

Devletlerin aldığı veya almadığı tedbirlere karşı, toplumdaki bireylerin özgürlüklerinin kısıtlandığına dair eylemlere şahit olduk bu süreçte. 2020 yılının Nisan ayında ABD’deki bir eylemlerden birine bakıldığında (İlgili haber: https://www.wsws.org/tr/articles/2020/04/09/work-a09.html), sağlık emekçilerinden market, gıda işleme ve kurye çalışanları da dahil olmak üzere, neredeyse hiçbir koruyucu önlem olmaksızın kritik hizmetlerde çalışanlara kadar hemen hemen çoğu iş alanındaki grevler ve protestolar oldukça ses getirmiştir. Üstelik Trump yönetimi ve dünya genelinde diğer yönetimler, işçiler arasında daha feci ölüm oranlarına ve salgının daha da yayılmasına sebep olsa bile, işe geri dönüşü dayatmak için zemin hazırlama amacına girmişlerdir. Bu durum aslında insanın yaşama özgürlüğüne, sağlığını ve bedenini koruma hakkına karşı yapılan bir ket vurma halidir. Biyopolitika, ABD’deki protestolarda bu şekilde kendini göstermekle kalmayıp, çeşitli grevlerle takip edilmiştir. Yine Nisan ayında ABD’de yaşanan bir protesto (İlgili haber: https://tr.euronews.com/2020/04/19/salginin-merkezi-durumundaki-abdde-sokaga-cikma-kisitlamalarinin-kaldirilmasi-icin-protest), sokağa çıkma yasaklarını kaldırmak için gerçekleşmiştir. Kötüye giden ekonomik süreci kalkındırmak ve Trump yönetimine karşı gelmemek için evde kalmamayı tercih eden bireyler, aslında kendi bedenleri üzerinden kurulan tahakkümün farkında değiller. Elde tutulan güç ve yönetim mekanizması, insan bedenini her anlamda disipline etmek ve politik, ekonomik her türlü alan için bir meta görevi görmektedir.

Yönümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde durumun pek de farklı olmadığı görülür. İspanya’daki eylemlere (İlgili haber: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ispanyada-hukumetin-kovid-19-politikasina-karsi-protestolar-suruyor/1844381) bakıldığında; eylem yapan grupların, hükümetin belirlediği kademeli normalleşme sürecini, olağanüstü halin devam etmesini ve Covid-19’dan oldukça kötü etkilenen ülke ekonomisiyle ilgili alınan önlemleri eleştirdiği görülmektedir. Burada da yine kapitalist süreçteki ekonomik kaygıların bireylerin sağlığının korunmasından daha önce geldiğini görmek mümkün. Üstelik toplumda yaşayan bireyler tarafından bu eylemlerin gerçekleştirildiği göz önünde tutulursa durum biyopolitika açısından daha da çarpıcı bir hal almaktadır. Almanya’da gerçekleştirilen protestoya (İlgili haber: https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/almanyada-koronavirus-asisina-karsi-protesto-41514474) bakıldığında ise durumun biraz daha farklı olduğu söylenebilir. Virüse karşı gerçekleştirilen aşı çalışmalarına karşı çıkan bireyler, aşıyla birlikte insan vücuduna çip takacağı yönündeki iddiaları protesto etmiştir. Burada aslında biyopolikaya eleştirel nitelikte bir prostestodan bahsedilebilir. Çünkü bireyler, kendi bedenleri aracılığıyla gözetlenme halinden kaçındıkları gibi, kişilerin gözetleme yani, yine Foucault’nun geliştirdiği panoptikon kavramının, yeni dünya düzeninde gelişen teknolojiyle birlikte oluşabilecek yeni haline de karşı çıktığı görülür. Almanya’daki protesto, gelecekteki distopik iktidar oluşumlarına da bir tepki olarak kabul edilebilir. Kişilerin özgürlük alanlarının kısıtlanmasına dair biyopolitika açısından gösterilen en çarpıcı örneklerden birisidir.

Toplumsal değişme için kriz anları, yeni süreçlere kapı görevi görür. Devletlerin daha önce gerçekleştirmediği ve bu nedenle yetersiz kaldıkları devlet politikaları, salgın sürecinde kimlerin ölüp kimlerin yaşayacağına karar veren mekanizmalardan biri haline gelmiştir. Toplum sağlığının yok sayılmasıyla hızla gelişen normalleşme çağı iktidarların biyopolitikasına ve ekonominin gereksinimlerine göre şekilleniyor. Hal böyle olunca, iktidar kendi meşruiyetini sağlarken bir yandan da biyopolitikanın iki amacı da yerine getirilmiş olur. Zamanla toplumdaki bireylerin, birbirlerinin panoptikonu rolünü üstlenmesiyle birlikte biyoiktidar çağını da pekiştirmesi olasıdır. Yazının giriş kısmında da belirttiğimiz gibi, Foucault’nun ölüm üzerinden kurulan bir iktidar biçiminin, bedenleri tahakküm altına alma yoluyla sağlanmaya başlamasının bir başka çeşidi Covid-19 sürecinde de görülmüştür. Bahsettiğimiz eylemler ve protestolar, birer biyopolitika eleştirisi görevini üstlenmektedir. Kapitalist çağdaki ekonomik kaygıların bireylerin sağlığından daha ön planda tutulması, kişilerin özgürlük alanlarının kısıtlanması veya bireylerin aşı aracılığıyla “gözetim” veya Foucault’nun tabiriyle panoptikona karşı gösterdikleri tutum vb. aynı zamanda biyopolikanın getirdiği durumlar olmakla birlikte, biyopolitikaya karşı duruşu da içinde kapsamaktadır.

Kaynak:
Önder Erol, P. (2020). Çağdaş Sosyoloji Kuramları II – Ders Notları.


Yazının tamamı için: https://metapolitik.net/salgin-surecine-biyopolitika-perspektifinden-bakmak/