Saygınlık

Saygınlık

Mete Yolaş

“Avrupa Birliği’ne tam üyelik için kararlıyız.” demek kolay bir şey fakat bir şey söylemeden hayata geçirmek en zor işlerden birisi. Son 18 yıl içerisinde sadece 31 Mart akşamına gidelim. Oylar henüz sayılıyor iken AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım “İstanbul’da seçimi kazandık.” açıklaması yaptı. Akabinde partinin il örgütü İstanbul’daki bütün billboardları “Gönül belediyeciliği kazandı. Teşekkürler İstanbul.” afişleri ile donattı. Havuz medyasının manüplatif yayınları ve sosyal medyaya yapılan çıkartma ile seçim sonuçları oldu bittiye getirilmeye çalışıldı. Fakat gerçek bambaşkaydı: seçimleri CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu kazanmıştı. Sabah saatlerinde İstanbul sosyal demokrasinin zaferine uyandı. Aradaki fark kapanmıyor, itirazlar boşa çıkıyor, Binali Yıldırım kazanamıyordu.

Günler geçtikçe itirazların ardı arkası kesilmiyor, havuz medyası manüplasyonlarına devam ediyor, sosyal medya çıkartması şiddetleniyordu. Halkın tercihi ile kazanılamayan İstanbul yıldırma politikası ile kazanılacaktı. Ülkede son 15 yılda gerçekleştirilen bütün seçim sonuçlarının 6 saatte açıklanabilme kabiliyetine rağmen 31 Mart seçiminin İstanbul sonuçları bir türlü kesinleştirilemiyordu. Doğal olarak dünyanın dikkati İstanbul’a kaydı. Diğer devletlerin liderleri AKP’ye demokrasiye saygı duyması gerektiğini hatırlattı, dünya metropollerinin belediye başkanları ise Ekrem İmamoğlu’nu tebrik etmeye başladı. Bunun üzerine günlerce sessiz kalan Binali Yıldırım harekete geçti; “Efendim dışarıdaki, başka ülkelerdeki belediye başkanlarına tebrik ettirmek, arattırmak, uluslararası baskı yapmaya çalışmak, dış ülkelerden destek mesajları talep etmek, almak Türk milletinin sinirini bozmaktadır. Bak açık konuşuyorum. Bu milletin sinirini bozmaya hakkınız yoktur. Bu millet farklı düşünebilir, iç siyasette birbirine rakip olabilir ama ülkemiz üzerinde burayı bir Venezuela gibi bir havaya sokmak isteyenlere karşı da bütün ayrılıklarımız bir tarafa gider ve tek yumruk olarak dururuz. Türk halkının sinirlerini bozmayın. Sokağı hareketlendireceğiz iması yapmaktan vazgeçin. Hukuka saygılı olun ve sürecin sonlanmasını sükunetle bekleyin.”

Demokrasi çağrısı yapan ülkelere karşı bir çıkış da Cumhurbaşkanlığı’nın iletişim koordinasyonundan sorumlu olan kişiden geldi; “Yabancı devletler dahil olmak üzere tüm tarafları yasal sürece saygı göstermeye ve Türkiye’nin iç işlerine karışma olarak anlaşılabilecek her türlü adımdan kaçınmaya çağırıyoruz.” Günlerce süren manüplasyon, algı ve itirazlar hiçbir işe yaramadı, sonuç bir türlü değişmedi ve Binali Yıldırım işareti verdi; “Bu seçim başlı başına murdar olmuş bir seçimdir, murdar etin de kavurması olmaz.” Seçimler murdar oldu, 23 Haziran’da tekrarlandı ve Ekrem İmamoğlu bu sefer 1 milyona yakın bir farkla seçimi yine kazandı.

Avrupa’nın 2 dünya savaşı çıkartması, kendi arasında asırlardır savaşması, yakın zamanda 3 diktatör üretmesi ve iflasın eşiğine gelmesiyle sonuçlanan durum yeni bir düzene ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Bugün tam üye olmakta kararlı olduğumuz Avrupa Birliği, üyesi bulunduğumuz NATO, Birleşmiş Milletler de bu düzenin birer yapılarıdır. Bu örgütler, birliklerin temel amacı üyesi olan ülkeleri bir çatı altında birleştirip tek bir ülke haline getirmek, şeffaflığı, güveni ve saygıyı egemen kılmaktır. Yani ülkelerin diktatör üretmesini, demokrasinin dışına çıkmasını engellemektedir. Zaman zaman ön plana çıkmak, sivrilmek isteyen liderleri de sakinleştirmektedir. Bu yapılarda en önemli şey kuvvetler ayrılığıdır; ulusal ya da uluslararası her kurum saygındır ve birbirlerine saygı duyarlar. Kurumlararası ve kurum içi liyakat, demokrasi ve şeffaflık her zaman olabildiğince yukarı taşınmaya çalışılır. Kararlar yavaş alınır fakat herhangi bir karar ile ilgili bütün pencerelerden görüş alınır, değerlendirilir, mutabakata varılır. Çıktılar ortak akıl ürünüdür, şeffaftır ve herkes karara saygı duyar, sahip çıkar; temel sağlam atılır. Her ne kadar sorunlar olsa da bazı dinamikler göz ardı edilse de bazı liderler manipüle etse de temel dinamikler bu şekildedir.

Tam üye olmaya kararlı olduğun Avrupa Birliği’nin bir üye ülkesine “Hadi be oradan git kendi işine bak.” dersen, kuvvetler ayrılığını bozarsan ve yaptım oldu şeklinde iş yaparsan dünya üzerindeki saygınlığını yerle bir eder, güven kaybedersin. Bu zihniyetle, bu kafayla Avrupa Birliği’ne girilmez. Avrupa Birliği’nin bizi kabul etmemesinin en büyük nedeni budur; 1960’dan itibaren 2 darbe geçirmiş, son 5 yılda darbeye teşebbüs edilmiş, kurumlarına sızılmış, kuvvetler ayrılığının yok edildiği, şeffaflığın rafa kaldırıldığı, ekonomik istikrarın tam olarak sağlanamadığı, iktidarı kazanmak isteyenlerin din sömürüsü yapabildiği, kamu yararını savunan kurumlara ihanet şebekesi, muhalefete vatan haini yaftasının yapıştırıldığı, istenilenin hedef gösterilebildiği, yarının ne getireceğinin kestirilemediği bir ülkeyi kimse arasına almak istemez.

Mahallelerimizin dayanışmaya, bir araya gelmeye, birbirini dinlemeye, anlamaya; kurumlarımızın liyakate, şeffaflığa, bilime; ülkemizin de kuvvetler ayrılığına, kurumlararası saygıya, üretmeye ihtiyacı var. İşte o zaman biz Avrupa Birliği’ne tam üyeliğe kararlı olmak yerine Avrupa Birliği bizi tam üye yapmaya kararlı olur.