Sosyal medyada çocukların görüntülerinin paylaşılması ve etik

Sosyal medyada çocukların görüntülerinin paylaşılması ve etik

Özge Üstün

Küreselleşme ile birlikte hayatımızın tam orta yerine kurulan sosyal medya sayesinde; bireyler, tek tık ile paylaşımlarını, milyonlarca kişinin erişimine ulaştırma imkânına eriştiler. Bu ise; her birimize, hem büyük bir kolaylık hem de büyük bir sorumluluk getirdi. Her şeyin gizli ve mahrem olduğu bir kültürden, her şeyin kamuya açıldığı bir kültüre geçiş yaşandığı süreçte; etik değerler göz ardı edilmeye başlandı. Tam da bu sebeple, kişisel verilerin ne kadar değerli olduğunu ve korunmasının gerekliliğini, çok sık duyar olduk. Ancak bu çalışmamızın konusunu, kişisel verilerin korunması kapsamında değil etik değerler kapsamında ele alacağız.

Sosyal medyanın yaygın kullanımı ile birlikte, her birimiz, medyanın birer parçası haline geldik. Her birimize kamuoyu oluşturma, sesimizi duyurma ve etrafımızda olan bitenleri diğerlerinin de bilmesini sağlama fırsatı sunulmuş oldu. Peki, biz; kendimize dair yapmış olduğumuz her bir paylaşımda özgürken, diğerlerine dair paylaşım yapma konusunda ne kadar hak sahibiyiz? Tanımadığımız yetişkinlere dair sosyal medyada fütursuzca paylaşımlarda bulunamazken, neden hiç tanımadığımız çocukların görüntülerini kendilerine dahi sormadan rahatlıkla paylaşabiliyoruz? Bu soruların cevabına ulaşabilmek için günümüzde çocuğa atfedilen değerleri, aslında olması gereken bakış açısı ve etik değerler ile birlikte değerlendirmemiz daha doğru olacaktır. İşte tam da bu sebeple; bu çalışmamızın konusunu, çocukların kişisel verileri değil, çocuklara dair yapılan paylaşımların etik değerleri oluşturmaktadır.

Çocuğa atfedilen değerin günümüzdeki hala yeterli olmayan halini alması hiç kolay olmadı. Çağlar boyunca oldukça ağır koşullar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışan çocuklara bakış açısı; dönemlere göre farklılık arz ettiği gibi aynı dönem içerisinde coğrafyalara göre de farklılık arz etti. Toplumun gelişmişlik düzeyi ve çocuğa karşı bakış açısı; çocuğa atfedilen değeri şekillendirdi. Çağ ilerledikçe ve toplum yapısı geliştikçe, “iffetsizlikten”, “masumiyete” doğru geçiş sağladı. Bu değişimi sağlayan pek çok etken vardı. Ancak bu değişime sebep olan en büyük etken, kuşkusuz ki sanattı. Çocuklar; tablolarda bile yetişkin figürleriyle resmedilerek varlıkları yok sayılırken, oldukları gibi resmedilmeye; yazılı eserlerde varlıklarından dahi söz edilmezken, masumiyetleri vurgulanmaya başlandı. Geçmişte, sadece sanatçıların elinde olan, toplumun geneline ulaşabilme imkânı; günümüzde, artık hepimizin elinde. İşte bu imkân, beraberinde, her birimize etik değerleri bilme ve etik değerlere uyma sorumluluğunu da getirdi.

Çocuk hakları meselesi; karmaşıktır. Bu sebeple; sadece yasal değil aynı zamanda felsefi ve ahlaki bir mesele olarak da ele alınması gerekir. Bu da çocuk haklarını sadece yasal haklar kapsamında değerlendirilebilen bir mesele olmaktan çıkararak, aynı zamanda manevi haklar kapsamında da değerlendirilmesi gereken bir mesele haline getirir. Ancak; çocuk hakları meselesine felsefi ve ahlaki açıdan yani manevi haklar açısından bakmadan önce, yasal haklar açısından bakmak ve nihayetinde her iki kategoriyi birlikte değerlendirmek daha yerinde olacaktır.

Çocuk haklarının mihenk taşı olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi; dört ayrı hak kategorisi ortaya koymaktadır. Bu kategoriler; refah hakları, koruyucu haklar, yetişkin hakları ve ana-babalara karşı haklar olarak adlandırılabilir. Refah hakları, çocukların beslenme, tıbbi hizmet, barınma ve eğitim ihtiyaçlarının karşılanması olarak; koruyucu hakları, çocukların yetersiz ilgiden, ihmalden, kötü muameleden ve diğer tehlikelerden korunması olarak; yetişkin hakları, yetişkinlerin tek başlarına sahip oldukları haklara çocukların da sahip olması gereken haklar olarak; ana-babalarına karşı hakları ise, çocuklara kendileri ile ilgili konularda karar alma haklarının tanındığı haklar olarak sayabilmemiz mümkündür. Çocuk haklarına ilişkin bu temel kategorilendirmeden de anlaşılacağı üzere; çocuk haklarında, korumacı ve özgürleştirici iki farklı bakış açısının olduğunu görebilmemiz mümkündür: Biri, çocukların, ilgi ve korunmayı gerektiren özel ihtiyaçları olduğunu ileri sürerken; diğeri, çocukların, yetişkinlerle aynı haklara sahip olması gerektiğini ileri sürer. Korunmacı ve özbelirlenimci bu iki farklı bakış açısından sadece birinin, çocuklar için uygulanmasını beklemek zorunlu değildir. Çocuklar için, korunmacı ve özbelirlenimci bakış açısının, birlikte ve yan yana da var olabilmesi ve uygulanabilmesi mümkündür. Bu iki bakış açısı; birbirlerini tamamlayıcı hedefler koyarak, çocukları özgürleştirirken koruyabilir de. İşte tam bu noktada konumuza dönecek olursak; hiç tanımadığımız yetişkinlerin görüntülerini sosyal medyada nasıl ki onların rızaları olmadan paylaşamıyorsak, aynı rıza hakkını çocuklara da tanımamız gerekir. Çocukların kendi bedenleri ve hayatları üzerinde söz söyleme hakları olduğunu unutmamamız gerekir. Kamusal alanlarda gördüğümüz hiç tanımadığımız çocukların görüntülerini, onların rızaları olmadan, sosyal medyada paylaşma hakkına sahip değiliz. Bu; çocukların kendi özbelirlenim hakları kapsamında, onların, kendilerine ait bir haktır. Ayırt etme gücüne sahip çocukların, bu haklarını, üstün yararları çerçevesinde, kendilerinin kullanması gerekir. Burada; çocukların kendi görüntüleri üzerinde paylaşıma dair rıza verme hakları, özbelirlenim hakkı olarak nitelendirilebilirken, çocuğun üstün yararı ölçütünün, koruyucu hak olarak nitelendirilmesi gerekir. Örneğin; hiç tanımadığımız bir çocuğa, maddi yardım yapılırken görüntüsünün paylaşılmasında hiçbir kamu yararı yoktur. Aksine; bu paylaşım, çocuğun öz benliğine zarar verebilir, onu rencide ya da mahcup edebilir. Küçük bir çocuğun benliğinde böyle davranışlar; olumsuz etkiler yaratabilir ve ruhunu yaralayabilir. Şu halde; böyle bir paylaşıma çocuğun gerçekten özgür bir irade ile onay göstermesi gerekir. Ancak, bazı öyle durumlar vardır ki çocuk, paylaşıma rıza gösterse dahi, o paylaşımın yapılması, çocuğa zarar verebilecektir. İşte bu noktada; çocuğun üstün yararı, yani çocuğu koruyan bakış açısı, özbelirlenim bakış açısının önüne geçer ve o paylaşımın yapılmaması gerekir. Örneğin; istismara uğrayan bir çocuğun görüntülerinin paylaşılması veya kimliğinin belirlenebilir bir şekilde yayımlanması, çocuğun, yarasını iyileştirmeye telafi imkânı vermeyeceği gibi çocuğun ikincil mağduriyetlere uğramasına da sebebiyet verecektir. Şu halde; çocuğa dair yapacağımız her bir paylaşımda daha sağduyulu davranmamız, çocukların görüntüleri üzerindeki haklarının, tıpkı yetişkinler gibi kendilerinde olduğunu; ancak bu hakkın, onların herhangi bir yararını en ufak boyutta dahi ihlal etmediği ölçüde kullanılabileceğini unutmamamız gerekir. Bu etik sorumluluk; artık sadece sanatçıların değil hepimizin sorumluluğudur. Çocukların bu haklarına saygı duyulması; onların yasal açıdan hakları olduğu kadar, felsefi ve ahlaki açıdan, yani manevi açıdan da haklarıdır. Dil ve davranış değişirse, bakış açısı değişir. Bakış açısı değişirse, toplum değişir. Haklarına saygı duyulurken aynı zamanda korunan nesiller yetiştirmek; hepimizin elinde olduğu gibi aynı zamanda artık sorumluluğumuzdadır da. Bu etik değerlere; tüm bireylerin, kurum ve kuruluşların uyması gerekir.