Sosyal medyayı kısıtlama isteğinin arkasındaki sosyal gerçek

Sosyal medyayı kısıtlama isteğinin arkasındaki sosyal gerçek

Utku Sakallıoğlu

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftalarda online olarak gerçekleştirilen partisinin genişletilmiş il toplantısında sarf ettiği sözler hâlâ gündemin en önemli maddesi. Her ne kadar önce sarayın (ve belki de tüm ülkenin) basın sözcüsü haline gelen İletişim Başkanlığı, Erdoğan’ın ifadelerinin yanlış anlaşıldığını söylese ve Erdoğan’ın kendi Twitter hesabındaki ilgili video bir kaç saat içinde silinse de ardından Devlet Bahçeli’den çok kuvvetli bir destek gelmesi, parti olarak Twitter’dan çekildiklerini ifade etmelerinden sonra aynı video neredeyse aynı yazıyla tekrar paylaşıldı. O arada neler yaşandı az çok tahmin etmek mümkün. Araya baro düzenlemesi gündemi, Ayasofya ve şu sıralarda İstanbul Sözleşmesi girse de hem son kullanıcılar olarak bizler hem de sosyal medyada içerik üreten yayıncılar yürekleri ağızlarında her an bir gelişme olabilir diye bekliyor. Erdoğan, o meşhur çıkışında ne demişti, önce kayıtlara geçirelim:

“… Bu millete, ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz. … İnternet ve sosyal medya mecralarının ülkemizde bir an önce hukuki ve mali muhataplık tesis etmeleri için ne gerekiyorsa yapmakta kararlıyız. … Erişim engeli, adli ve mali yaptırımları devreye sokacağız. Türkiye muz cumhuriyeti değildir. Yasama dönemi bitmeden bu meseleyi halletmeyi ümit ediyorum.”

AKP’nin kendi gerçekliğini üretmesi yeni bir şey değil buna zaten yıllardır alıştık. Bu örnekte de görüleceği gibi sanki sosyal medyada sadece hükumet, AKP üyeleri ve destekçileri saldırı altındaymış gibi bir algı üretilmeye çalışılıyor. Oysa biliyoruz ki durum hiç de öyle değil. Geçen hafta Sözcü Gazetesi’nin manşetinden öğrendik ki Twitter’da çok çirkin sözlü tacize uğrayan Nevşin Mengü, Berna Laçin, Canan Kaftancıoğlu ve Feyza Altun’un konuyu yargıya taşıdıkları şikayetlerini, savcılık “ağır eleştiri” olarak yorumlayıp takipsizlik kararı vermiş! Daha önce benzer saldırılar pek çok muhalife yapıldı. Hem de sadece anonim troller tarafından da değil, AKP teşkilatı içerisinden, resmi görevi olan kişiler tarafından da hiç sakınılmadan yapıldı. Twitter’da gaza gelen kitlelerin somut linçlere de giriştiğini Barbaros Şansal vakasında, Beyoğlu’ndaki bir sanat galerisine yapılan saldırıda ve HDP’li Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinde gördük. O dönem internet henüz bu kadar kitleleşmemiş olsa da Hrant Dink cinayeti ve öncesindeki Agos Gazetesine gelen tehditleri de bu kapsama almak mümkün. Yapılanları anımsatmak boynumuzun borcu.

Erdoğan’ın yıllardır her şahin açıklamasından sonra parti sözcülerinin, danışmanlarının, bakanların onun sözlerini yumuşattığı artık klasikleşen bir durum. Yine bu durumda da benzer biçimde önce Fahrettin Altun, daha sonra parti sözcüsü Ömer Çelik ve son olarak Mahir Ünal yaptıkları açıklamalarda “Aslında öyle demek istemedi siz yanlış anladınız” minvalinde konuşsa da görünen o ki torunu üzerinden yapılan son çirkin saldırı Erdoğan için bardağı taşıran son damla olmuş ve film kopmuş. Son yıllarda artık rasyonaliteden iyice kopan Erdoğan’ın gayet sarih olan seçimi, son derece irrasyonel bir gerekçe ve şekille iptal ettirmek, son olarak da neredeyse kimsenin savunamadığı, doğru dürüst gerekçelendiremediği baro meselesi gibi konulardaki inat tavrını biliyoruz. Buradan geri dönüş olmayacağı belli fakat ilk açıklamadaki ifadelerin ne kadar yumuşatılacağı muamma. Sarayda ve parti içindeki şahin taraf mı yoksa güvercinler mi kazanacak göreceğiz. Güvercin dediğimize de bakmayın, o tarafın da yaptığı açıklamalar pek de parlak değil. Düzenlemenin en azından meclis tatilinden sonrasına kalmasını savunarak bir nevi topu soğutma derdindeler. Sosyal medyaya nasıl bir kısıtlama geleceğini gelmeyeceğini şimdilik bir kenara bırakalım neden yasaklamak isteniyor asıl ona bakalım.

Aynı filmi tekrar tekrar izlemek

Sosyal medyanın yasaklanması yeni bir konu değil. Yıllardır süregelen bir döngü. Geçen Eylül’de yürürlüğe giren internet üzerinden yayın yapan dijital mecralara RTÜK denetiminin getirilmesiyle hız kazanacağı belli olan baskı, Mart ayının ortalarında mecliste görüşülen bir torba yasa düzenlemesine sosyal medya düzenlemesi ile kendini yeniden hissettirmişti. Gelen tepkilerden mi, hazırlıksızlıktan mı yoksa salgın nedeniyle öncelik sıralamasının değişmesinden mi bilinmez, bir şekilde torbadan çıkarıldı. Ardından Mart sonu gibi evde kal kampanyaları devam ederken AKP’nin “sosyal medyada kaliteli içerik” mottosuyla piyasaya sürdüğü yeşil toplu hesapların bir kayan yıldız gibi gözümüzün önünden hızla gelip geçtiğini gördük. Cumhurbaşkanının kendisinin içinden kopan ve epey canını sıkan yeni muhalefetin YouTube üzerinden etkili olmasına nasıl reaksiyon verdiğini ve ardından üniversite sınavına girecek öğrencilerle yaptığı son derece kurgu ve bayağı olan YouTube yayını ve yayına damgasını vuran “dislike” bombardımanı… Sonunda geldiğimiz nokta malum!

Ama aslında AKP’nin internete dokunma macerası hiç de yeni değil. 2011’de henüz ülkemizde gösteri ve yürüyüş özgürlüğü “yasalken” dünyada o zamana kadarki en büyük internet sokak eylemi olan ve pek çok ilde eş zamanlı gerçekleştirilen İnternetime Dokunma yürüyüşü yapılmıştı. O dönem de AKP, zaten yeterince filtreli internete “aile filtresi” adı altında yeni bir filtre ile interneti kontrol almaya çalışmış fakat tam olarak istediğini gerçekleştirememişti. Sonrasında Gezi süreci ile birlikte muhaliflerin internet üzerinde birleşmeleri AKP’yi epey rahatsız etti. Zaman zaman yine Erdoğan’ın bizzat ağzından sosyal medyanın nasıl tüm kötülüklerin anası olduğunu dinledik. Fakat özellikle son üç senedir sosyal medyanın etkisini iyice gören iktidar, kendi troll ağını yaygınlaştırdı ve kitlesini özellikle Twitter’a çekmeye çaba gösterdi. Zira gerçekten de sosyal medyanın -özellikle de Twitter’ın- ilk dönemlerinde kullanıcıların demografileri ve siyasal tercihleri incelendiğinde genelde eğitimli kesim ve AKP karşıtlarının yoğunlaştığı bariz olarak ölçülüyordu.

AKP’nin “bükemediğin bileği kıracaksın” mantığını hem geçen sene muhaliflere kaptırdığı belediyelere kayyım atamasından veya en hafifinden işlerine takoz koymasından hem de son olarak baro düzenlemesinde de gördüğümüz gibi burada da görüyoruz. AKP karşıtı kitlelerin internette ürettikleri içerik kültürel anlamda çok yoğun. Bu durumun kendileri de farkında olacak ki yapay figürler, fenomenler yaratmaya çabalıyorlar fakat hiçbiri doğru dürüst tutmuyor.

“Her şey olduk ama kültürel iktidar olamadık”

Sebebi ise bizzat Erdoğan’ın da bir kaç sefer vurguladığı kültürel iktidar ol(ama)ma meselesi. İktidar ve çevreleri yıllarca rant oluşturup kendi çevrelerine dağıtmakla meşgulken kendi kültürünü bir türlü üretemedi. Devlet kanallarına siparişle yaptırılan ancak şaka malzemesi olan tarihi dizileri saymazsak kültürel üretimde iktidarın arzu ettiği bir biçimde ne yazılı, ne görsel neredeyse hiçbir kültürel üretim yok. Hadi daha açık ve “trend” bir şekilde ifade edelim: Seküler kültür in – muhafazakar kültür out! Kendi kültürünü üretemeyen uzun süreli bir iktidarın yaşayabileceği kaçınılmaz son ise kendi gençlerden kopuş. Son yıllarda yapılan anketler de gösteriyor ki ailesi AKP’li olan gençlerin büyük bir bölümü ya AKP dışındaki partileri tercih ediyor ya da boş/protesto oy veriyor. Saray ve AKP çevrelerinin, kültürel iktidara bir türlü erişememeleri kendi üstlerinde müthiş bir basınç yaratıyor ve bu sefer kendilerinden gayet emin bir şekilde sorunun kendi ürettikleri (ya da artık üretemedikleri) politikada değil, tüketilen içeriklerdeki “ahlaksızlık” ve “yozlaşmışlık” olduğunu savunuyorlar. Yani toplumda (özellikle de gençler arasında) LGBTİ bireylere artan duyarlılığın veya muhafazakar ailelerin çocuklarının deistliğe-ateistliğe yönelmelerinin nedeni; insanların kendi faunalarından çıkıp dünyayı keşfetmesi falan değil, külliyen dış mihrakların ülkemize pompaladığı kültürün insanları zehirlemesi(!)

Tüm bu sosyal medyaya şekil verme motivasyonunun kaynağı da tam olarak bu. Altından hızlı bir şekilde kayan bu tabanı toplamak ve karşı mahalleye geçişleri mümkün olduğunca azaltmak için karşı mahalle ile olan sınır duvarına bir kaç sıra daha tuğla örerek biraz daha yükseltmek. Oysa hem sosyal medyada hem de gerçek hayatta gençler arasındaki “Berlin duvarı” çoktan yerle bir olmuş durumda. En son geçen sene, #10YearChallenge etiketiyle başörtüsünü çıkartan kadınların paylaşımlarının altına muhafazakar kesimden gelen yorumlara karşı seküler mahalle sakinlerinin nasıl canhıraş savunduklarını gördük. Daha ben bu yazıyı yazarken Twitter’dan 27. İstanbul Caz festivali genç caz kategorisi finalisti seçildiğini duyuran genç bir kadına sırf tessettürlü olduğu için muhafazakar kesimden gelen tepkilere karşı seküler veya liberal düşünceyi savunan insanların nasıl dayanıştığını gördük. Aynı şekilde zaman zaman ateistlere yapılan pek çok saldırıda muhafazakar olduğu belli olan ve fakat düşünce özgürlüğünü savunan pek çok insanın nasıl bir araya geldiğine de şahit olduk. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi ne iki cephe arasında keskin sınırlar kaldı ne de dikenli teller.

Zaten aynı içeriği tüketen, benzer şeylerden zevk alan bir kuşağın böyle bir sonuca evrilmesi de işin doğasında var. Eskiden kendi mahallesinden çıkamayan, sadece salondaki televizyonda kayıtlı olan TV kanallarını izleyen gençler, artık odalarına çekildiklerinde dünyanın geri kalanı Netflix’de hangi dizileri filmleri, YouTube’da hangi videolar veya akımlar trendse onu izliyor, haber havadisleri yine farklı farklı kanallar aracılığıyla internetten öğreniyor.

Totaliterliğe adım adım giden AKP’nin şu anda sosyal medyayı engellemeyi istemesindeki en büyük sebep biri tam olarak da bu. Kendi kontrolünde olan homojen ve steril medya ortamına gelmeyen kendi gençliğinin “karşı taraf” olarak kodladıkları yere geçmesini engellemek. Ve fakat biliyorlar ki koydukları her engel soruna merhem olmadığı gibi tam aksine merakı bir paratoner daha da fazla kendine çekiyor ve çekecek. Twitter engellenirse insanlar VPN kullanacak, (daha bugün iddia edildiği gibi) Netflix Türkiye’den çekilirse insanlar torrent kullanmayı öğrenecek. Su akmak istediğinde hiçbir set onu engelleyemez. Bildikleri ve deneyimledikleri şeyi tekrar tekrar yapmayı deneyecekler mi göreceğiz fakat gelmiş geçmiş en büyün bilim insanlarından biri olan Albert Einstein’ın meşhur sözü ortada: “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir”. Ve üstat Bülent Ortaçgil’in dediği gibi “bu su hiç durmaz”!