Umut Oran: İttifaka gerek olmadan CHP’yi iktidar yapmak mümkün

Umut Oran: İttifaka gerek olmadan CHP’yi iktidar yapmak mümkün

CHP tarihin en büyük fenomenlerinden birisi. Kurtuluşun ve kuruluşun partisi olmakla övünen dev kadrolarıyla daima tartışıldı. Hakkında yazılmış yüzlerce kitap ve makale var. Cumhuriyet tarihinin CHP’ye temas etmeyen hiçbir dönemi yok. Bu büyük fenomen tarihsel bir dönemeçte büyük bir kongreye daha gidiyor. Bu defa şartlar oldukça farklı. Asırlık çınar seçim barajına takılıp Meclis dışında kaldığı zamanlarda bile coşkulu kongreler yapmış; bazen güller birbirine uzatılmış, bazen de sandalyeler havada uçuşmuştu. Şimdi COVID-19 salgını nedeniyle görece sükunetli bir kongreye hazırlanıyor. Nüve olarak bu sükuneti sosyal demokrasinin düşünsel iklimini kurmada bir tehdit olarak görerek CHP dosyasını açmak istedik. Genel merkez yönetimi ve onların muhalefetiyle bir dizi röportaj yapmanın ideolojinin tartışma zeminine katkı sunmasının çok iyi olacağına inanıyor, birkaç gün sürecek dosyayla Nüve okurlarını baş başa bırakmak istiyoruz.

CHP’yi Sosyalist Enternasyonal’de de temsil eden, parti liderliği çıkışı da yapan Umut Oran’la konuştuk.

Ali Naki, CHP Dosyası

AKP’yi tariflerken Osmanlı’ya gitmek gerekir

Nüve: Herkesin adayları ve listeleri konuştuğu bir dönemdeyiz. Ancak partinin yönelimlerini konuşmak istiyoruz. Partinin 31 Mart seçimleriyle birlikte bir başarı yakaladığı sıklıkla vurgulanıyor. Hali hazırda bir “belediye siyaseti” izliyoruz. Parti yerel yönetimlerdeki başarısıyla topluma seslenmeye mi çalışıyor? Siz bunu tutarlı ve mantıklı buluyor musunuz?

Umut Oran: Türkiye’nin ve CHP’nin içinde bulunduğu durumu doğru analiz etmek için son 18 yıldır devam eden AKP propagandasına ve CHP’nin hem kendi söylemine hem de karşı propagandasına bakmak gerekir. Hiç şüphesiz ki AKP, sadece hükümet olmak ve belli bir dönem aralığında ülkeyi yönetmek için kurulmuş bir parti değildir. AKP, tıpkı kurucu parti CHP’nin 1919’dan itibaren yaptığı gibi, devlete yön vermeyi ve tüm toplumsal düzeni de “devrimin ihtiyaçları/hedefleri doğrultusunda değiştirmeyi” amaçlamıştır. Bu anlamda AKP’yi 2002’den değil, Cumhuriyet karşıtı fikirlerin ortaya çıktığı andan ya da daha geriye giderek Osmanlı’nın son dönemlerinde Jön Türklere, İttihat ve Terakki’ye karşı olan, saray yanlısı, milliyetçilik karşıtı hareketlerin ortaya çıkmaya başladığı zamandan itibaren değerlendirmeye başlamak gerekir. Zaten AKP’nin Abdülhamit vurgusu da sadece bir tarihsel figürü kullanmak değil aynı zamanda kendisine “kök edinmek” çabasının bir ürünüdür.

O halde, AKP için hemen şu yargıya ulaşmak mümkündür, AKP, kurucu parti CHP’nin ve Türk Devrimin “tam zıddı olarak ortaya çıkmış, CHP’yi sonsuza kadar hasmı olarak kodlamış ve devleti tamamen kendi ideolojisine göre yeniden dizayn etmiş” bir harekettir. Bu hedefine ulaşmak için de “işbirliği yapabileceği her grupla bir araya gelmiş, her türlü tavizi de geçici süreler için vermiştir.” 

Sırasıyla herkesle işbirliği

Örneğin kendine “liberal diyen” grupları Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in tüm kurum ve kurallarına “saldırtırken” yani kendisine “liberallerin uluslar arası etkinliği üzerinden bir meşruiyet alanı inşa ederken” aynı zamanda bir örümceğin ağını örmesi gibi “yeni devleti” örmeye başlamıştır. Kullanışlı liberalleri iyice sömürüp posalarını çıkarınca bir başka Cumhuriyet karşıtı grupla yani PKK ve onun legal/illegal uzantılarıyla büyük bir neşe içinde Cumhuriyet’e ve değerlerine sövme dönemine girilmiş, anılan bölücü yapılara mensup kadroların legal ve illegal müzahirleri, özellikle BDP/HDP çizgisine mensup siyasiler, TBMM’de o dönemki işverenleri olan AKP adına “Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve tüm Cumhuriyet kurumlarına iştahla savaş açmıştır.” Tabi tüm bunlar olurken şimdi FETÖ olarak adlandırılan ama AKP’nin yıllarca canhıraş savunduğu Cemaat yapılanması AKP’nin izni, isteği ve desteğiyle devletin tüm gücünü kumpaslar kurmaya, yasadışı dinlemeler yapmaya, sermaye biriktirmeye ve kitlelerin zihnini yıkamaya odaklanmıştır. Yani süre olarak bakılırsa AKP’yle en uzun süreli yol arkadaşlığını FETÖ yapmıştır. Ve en sonunda tüm bu ittifaklar ve saldırılar sonunda Türkiye’de rejim değişmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında “tek adam düzeni” kurulmuştur.

CHP düşmanlığı baki

Tüm bunlar olurken, dikkat ederseniz CHP hep “ana düşmandır.” Ancak bu düşmanlığın sebebi CHP’nin aldığı oy oranı değil “Türkiye Cumhuriyet’inin kurucu partisi ve Cumhuriyet değerlerinin takipçisi” olmasıdır. Kendisini “yeni devletin kurucu partisi olarak gören AKP” için CHP, dün, bugün ve sonsuza kadar “kategorik düşmandır.” Bu noktanın altını çizmemim sebebi AKP’nin kullandığı propaganda dilinin kaynağını ve değişmezliğini de göstermektir. Zira sanılanın aksine 18 yıllık AKP propagandası nerdeyse aynıdır ve hiç değişmemiştir. Değişiklik, kullanılan propaganda araçlarında ve yöntemlerindedir ama propagandanın özü aynıdır. Bunu kısaca “AKP iyidir, CHP kötüdür.” şeklinde formüle etmek uygun olacaktır. Ancak bu iyilik ve kötülük tanımları olaylarla, süreçlerle ya da kişilerle ilgili değil “kategoriktir.” Örneğin AKP Genel Başkanının geçmişte söylediği gibi “İçki içen alkoliktir ama içkiyi içen AKP’ye oy verirse alkolik değildir.” Gibi bir noktaya ulaşılmıştır. Bu bakış açısının doğal sonucu şudur: AKP, bir yanlış yaparsa “o geçmişte kalmıştır, Allah affetsindir, önemli olan hatadan ders almaktır.” Ancak CHP, diyelim ki savaş koşullarında her ülkenin yaptığı gibi “mecburi önlemler aldıysa” bu durumun zaman aşımı yoktur, Allah affetse de bu konu asla unutulmayacaktır, ders alıp almamak önemli değildir, önemli olan CHP’nin bunu bir kez yapmış olmasıdır.” Saçma ve adil olmayan bu bakış açısının AKP ve kitlesi tarafından kabul görmesinin sebebiyse çok basittir: “CHP ve CHP’liler kategorik olarak kötü” şeklinde kodlanmaktadır.

AKP’ye bakarak siyaset üretmek hatadır

Peki, bu durumun 31 Mart Yerel Seçimleri ve CHP’nin elde ettiği başarıyla olan ilgisi nedir? Görünen o ki 18 yıldır aralıksız devam en AKP propagandası belki de en çok CHP üzerinde etkili sonuçlar vermiştir. Elbette CHP’nin ve CHP’lilerin AKP’den korkması, mücadeleden vazgeçmesi ya da AKP’ye teslim olması mümkün değildir. Ancak uzun zamandır üretilemeyen “ideolojik söylemler, idealist kadrolar ve özgün stratejik hamleler” sebebiyle CHP, sürekli AKP’ye bakarak siyaset yapma ve söylem geliştirme hatasına saplanmıştır. Acıdır ama başarı ve başarısızlık kavramları bile “AKP’ye bakmadan tanımlanamaz hale gelmiştir.” Dramatik bir örnek olarak 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimlerini değerlendirilebilir.

Daha çok oy aldığımız seçimde kutlama yapmadık

7 Haziran 2015’te CHP’nin aldığı oy oranı %24,95’tir ve parti genel merkezinin bahçesinde kutlamalar yapılmıştır. Adeta bu durum bir zafer gibi kutlanmıştır. Beş ay sonra yapılan 1 Kasım 2015 seçimlerinde ise CHP’nin oy oranı %25,31’dir ancak bir kutlama görülmediği gibi genel bir hüznün hâkim olduğu da bir gerçektir. Ancak görüleceği üzere CHP’nin az oy aldığı seçimde kutlama yapılmış, çok oy aldığı seçimdeyse yapılmamıştır. Bunun sebebine baktığımızda sebebin AKP’nin oy oranları olduğu görülür. Haziran’da %40,87 oy alınınca “tek başına iktidar hakkı bulunamamıştır.” Kasım’da ise alınan %49,49 ile AKP yeniden tek başına iktidar olmuştur. Yani, CHP, kendi oy oranına bakarak değil rakibi olan AKP’ye bakarak sevinmeye ya da üzülmeye başlamıştır. İşte bir siyasi parti için yapılabilecek en büyük hatalardan biri budur: Rakibine bakarak kendini tanımlamak! Kutlama yapma gerekçesi olarak rakibin oy oranına bakmak!

31 Mart’ta sadece Cumhur İttifakı geriledi

O halde soruya geri dönelim ve 31 Mart Yerel Seçimlerine bakalım. Evet, uzun zaman sonra Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere aynı anda 11 büyükşehir belediyesinin kazanılması önemlidir. Ancak CHP’nin oylarında büyük bir fark yoktur ve Cumhur ittifakının oy oranında da ciddi bir gerileme görülmemiştir. AKP-MHP ittifakı hala açık ara en büyük seçmen grubuna sahip blok olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle CHP, oy tabanını genişletip, Türkiye’nin birinci partisi olamamıştır. Aynı şekilde pek çok büyükşehir belediyesi CHP’ye geçmesine rağmen 30 Mart 2019’dan Temmuz 2020’ye kadar geçen sürede partide ciddi bir üye artışı da yoktur. İnsanlar heyecanla parti örgütlerini doldurup tek başına iktidar yürüyüşüne katılmamaktadır. Bu durum da sorgulanmak zorundadır. Gerçekten insanlar neden CHP’ye üye olmak istememektedir? Neden toplumda bir heyecan yaratamamaktadır? Ancak biz yine de bunca yıl sonra alınan her büyükşehir belediyesini “başarı olarak kabul edebiliriz.” Evet, belli ölçülerde bir başarı vardır ancak bu başarının “kurumsal, ideolojik, bilimsel, örgütsel” değişimlerin sonucu olmadığı da bir gerçektir. Zaten seçim döneminde ortaya konulan vaatler ya da kullanılan sloganlar da nerdeyse birbirinin aynıdır. Örneğin aynı ilçede bir AKP’li adayın sloganı “Bu ilçeyi seviyorum!” ise CHP’li adayın sloganı da “Bu ilçe benim aşkımdır.” gibi birbirinin kopyası olmuştur. Yani tüm zıtlıklara rağmen siyaseti anlama ve siyaset yapma biçimleri birbirine fazlasıyla benzemiştir.

Belediyeciliğe aynı gözlüklerden bakılıyor

Mart seçimlerinin üzerinden geçen yaklaşık 1 yıldan sonra “uygulamaların da ufak tefek farklara rağmen” çok benzer olduğu yani “belediyeciliğe de fazlasıyla aynı gözlüklerden bakıldığı” kolaylıkla anlaşılacaktır. Bazı arkadaşlarımız bu durumu normal olarak görebilirler ancak özgün bir “sosyal demokrat belediyecilik anlayışı, yerel halkın karar alma süreçlerine katılmasına imkân veren düzenlemeler ve en önemlisi farklı bir bakış açısı” ortaya konulamıyorsa bu benzerlik “çok olanın süreç içinde az olana kendi kurallarını dayatmasıyla” sonuçlanacaktır ki mevcut durumda avantajlı olan parti AKP’dir. AKP’nin Refah Partisi döneminden beri aslında “belediyecilik merkezli bir hizmet hareketi” olduğu sıklıkla söylenmiştir. Bugüne kadar devam eden başarıların merkezinde de hep “belediyecilik uygulamaları” gelmiştir. Gerçekten de özellikle dezavantajlı toplum kesimlerine yapılan “ayni ve nakdi yardımlar” AKP’li belediyelere çok ciddi güç kazandırmıştır. Yaklaşık 20 yıldır da AKP’nin CHP’ye ana suçlamalarından biri “Belediyecilikten anlamamak ya da 3 koyunu güdememek” şeklinde olmuştur. Bu propaganda o kadar çok ve farklı şekillerde dile getirilmiştir ki tıpkı “AKP yol yaptı, hastane yaptı” klişesi gibi “belediyecilik AKP’nin işidir” klişesi de oluşturuldu. Ve bu klişe pek çok noktada CHP’liler tarafından da “bilinçli ya da bilinçsiz şekilde” yeniden üretildi ve bir noktadan sonra, özellikle 31 Mart seçimlerinden sonra AKP’yle belediyeler üzerinden rekabet etme anlayışı da hâkim oldu. Ancak ben bu tutumun orta-uzun vadede AKP’nin istediği bir “rekabet alanı” olduğunu ve tüm bireysel başarılarına rağmen CHP’li belediyeler üzerinden yeni bir “saldırı kampanyasının” geleceğini öngörüyorum. 

Yeni düzende belediyeleri almak başarı değildir

O halde başta yaptığımız analizi tekrar hatırlayarak şöyle bir yorum yapabiliriz. AKP tarafından kategorik kötü olarak kodlanan ve yeni devleti “kurucu CHP’nin tersi” gibi dizayn eden AKP’nin temel hikayesinde bir değişiklik olmadığına göre “CHP’nin başarısı ya da başarısızlığı” AKP’nin kurduğu bu düzenin içinde değil Atatürk Cumhuriyeti’nin değerleri üzerinden ele alınmalıdır. Bu durumda, örneğin şöyle basit bir soru ortaya çıkar: “Rejim değiştikten sonra tüm belediyeleri CHP’nin alması gerçek bir başarı mıdır?” Zira yeni düzende istendiği takdirde Cumhurbaşkanı tüm CHP’li belediyeleri hukuki ya da hukuk örtüsü altında görevinden alabilir, kayyum atayabilir, belediyelerin tüm yetkilerini tırpanlayabilir hatta belediyeleri kapatabilir. Hele hele tamamı adaletsiz olan bu tek adam düzeni içinde, hiçbir şey değişmemiş ve şartlar da eşitmiş gibi, “birkaç belediye üzerinden AKP’yle rekabete soyunmak” aslında tüm yumurtaları AKP’nin elinde tuttuğu yumurta sepetinin içine koymak anlamına gelecektir. Ben bu anlamda CHP’nin sadece birkaç belediyeye odaklanmak yerine büyük resme bakmasını, kurumsal değişimini büyük bir kararlılıkla başlatmasını, ideolojik netliği sağlamak için enerji ve zaman harcamasını, sadece rakibe bakarak değil kendine, öz evlatlarına, öz değerlerine bakarak yol yürümesini ama hepsinin üstünde “siyaset üzerine konuşma cesareti göstermesini” bekliyorum. Zira bu kavga iyiyle kötünün kavgasıysa ve taraflardan en az biri diğerini “kategorik olarak kötü” diye kodladıysa hikâyenin varlık-yokluk noktasına sürüklendiğini görmek gerekir. Aksi halde yavaş yavaş yok olup gitmek ya da hiç fark etmeden her anlamda rakibe benzemek gibi sonuçlar ortaya çıkacaktır. 

Bir alt üst oluşun tam ortasındayız

N: Son dönemlerde verili alan, anketler ve siyasal iletişim partilerin yönelimlerinin ve ideolojilerinin çok önüne geçti sanki. Siyaset kurumu ideoloji ve siyaset yapma tarzı yerine bunları konuşmaya başladı. Sanki bir dönüşüm var. Siz bu dönüşümü nasıl görüyorsunuz. Artık bir eski ve yeni var mı?

U.O.: Tüm dünyada akademisyenler, aydınlar ve siyasetçiler, 1970’lerden itibaren “soğuk savaş sonrası” üzerine düşünmeye, geleceği öngörmeye ve farklı fikirler ortaya atmaya uğraştılar. Belki bunların en çok akılda kalanlarından biri Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” ya da “Liberal demokrasinin zaferini ilan” etmesi yani “ideolojilerin sonu” kavramsallaştırmasıydı. Pek çok açıdan iddialı düşünceler olsa da aslında dünyanın yaşadığı büyük değişimlere “radikal bir bakış açısı” getirmesi açısından önemliydi. Gerçekten de ideolojiler, kapitalist ekonominin ortaya çıkması, büyük şehirlerin oluşmaya başlaması, pek çok mesleğin yok olurken daha önce hiç düşünülmeyenlerin gündeme gelmesiyle beraber ortaya çıkan büyük değişim dönemlerinde insanların yeni cevaplara ihtiyaç duydukları dönemlerde ortaya çıkmıştır. İlginçtir ki şimdi de benzer bir alt üst oluşun tam ortasında yaşıyoruz. Düne kadar hayal bile edilemeyecek şekilde, aynı anda 3,5 milyar insan evlere kapanıyor, tüm devletler sınırlarını bir diğerine kapatıyor ama aynı zamanda trilyon dolardan fazla değere sahip onlarca şirket dünyanın dört bir yanında büyümeye ve yayılmaya devam ediyor. Artık orta büyüklükte devletlerden çok daha büyük ekonomik ve uluslar arası güce sahip olan küresel şirketler var. Fakat tam tersine düne kadar tarih yapıcı olarak görülen sınıflar ve kalabalıklar da giderek güçlerini, etkinliklerini kaybediyorlar. Örneğin Emeklilikte Yaşa Takılan yaklaşık 6,5 milyon insan ve eşlerini birlikte değerlendirirsek yaklaşık 13 milyon seçmenin Türkiye’deki iktidara kendi görüşlerini kabul ettirmeleri mümkün olmuyorken, Cambridge Analytica isimli bir şirket, seçmenlerin kişisel bilgilerini kullanarak oluşturduğu çok değişkenli algoritmalar sayesinde kişiye özel “reklam kampanyaları düzenleyerek” ABD seçimlerini etkileyebiliyor.

Köklü değişiklikler olacak

Öyle bir noktaya gelindi ki artık bizi bizden daha iyi tanıyan sosyal medya programları, ne zaman, nerede, hangi tavrı alacağımızı belirleyen şirketler ve hatta neyi, ne zaman izleyeceğimizi bile bilen medya şirketleri var. Bu yeni dönemin ana gücü “petrol” değil “bilgi”. Ve bilginin kaynağı yani “ana ürün” de sıradan insan. Artık Kars’ın Digor’unun Arpalı Köyü sakinleri de, Artvin’in Şavşat’ının Arpalı Köyü sakinleri de tıpkı İngiltere’nin Londra’sının Barley Köyü sakinleri gibi “veri olarak” görülüp, kayıt altına alınıyor. Sıradan bir haber sitesine girip haber okurken bile nerdeyse onlarca şirkete sizin bilgilerinizi depolama, işleme, kullanma izni vermiş oluyorsunuz. Yani doğumdan ölüme kadar insanın sadece bedeninin değil ruhunun da “MR’ı” çekilir hale getiriliyor. 

Doğal olarak her gün pek çok meslek yok olurken yenileri de ortaya çıkıyor. Düne dair bilinen her şey az ya da çok değişirken yeni durum, yeni gerçekler ve yeni insan da arz-ı endam etmeye başlıyor. İşte böylesi bir geçiş döneminde tıpkı daha önceki sanayi devrimlerinin yarattığı köklü değişikliklerin benzerlerinin yaşanacağı aşikâr. İçinde bulunduğumuz 4.Sanayi Devriminin etkileri şimdiden başladı ve sonuçlarını kimse tam olarak kestiremiyor ama 4.Sanayi Devrimine daha tam olarak alışamadan 5.Sanayi Devrimi de yaşanırsa buna şaşırmamak gerekir. Çünkü zamanın değişim hızı tahminlerin çok ötesinde devam ediyor ve insanlık hızla büyük bir bilinmeze yol alıyor. 

Siyaset kurumu değişime direniyor

Peki, bu derece yoğun değişimlerin yaşandığı bir süreçte, herkes ve her şey değişime zorlanırken kim ya da hangi kurum değişime direniyor? Sanırım siyaset kurumu direnenler arasında başlarda yer alır. Zira siyaset kurumu, olduğu yerde durup, eski alışkanlıklarla günü kurtarabileceğini varsayıyor. Ama hayatın da bir akış ritmi var. Avrupa’da değişime direnen köklü partiler hızla yok olup gidiyorlar. Örneğin İngiliz İşçi Partisi, tarihin en büyük hezimetlerinden birini yaşamanın yanında Corbyn’den sonra adeta pusulasını kaybetmiş görünüyor. İngilizlerin bulabildiği yeni Genel Başkan’ın “yokluktan seçildiğine” dair yorumlar var. Yani diyorlar ki İngiliz İşçi Partisi’nin kadroları o kadar nitelik kaybetmiş ki “ellerindeki en iyisi bu, o da kötünün iyisi.” Benzer bir durum Yunanistan’da yaşandı. Syriza diye bir hareket tüm mevcut düzeni yıkıp geçti. İtalya’da 5 Yıldız Hareketi ve İspanya’da Podemos bir anda ortaya çıkıp hızla siyasetin merkezine oturan örnekler. Fransa da durum benzer. Belli ekonomik güç odaklarının desteğini alan Macron, Fransa’ya Cumhurbaşkanı oluyor ve son olarak da 20 yıldır ülkesini yöneten Putin, nerdeyse bir 20 yıl daha Rusya’yı yönetmesine izin veren Anayasa Referandumunu büyük bir çoğunlukla kabul ettiriyor. Öte yandan sorunuzda olduğu gibi, ideolojiler, parti örgütleri ve seçmenlerin talepleri ya çok az gündeme geliyor ya da hiç gelmiyor. Aslında bu durum “postmodern” döneme de uygun. Ulus-devletin sürekli hırpalandığı bu dönemde küresel sermaye, örneğin Türkiye’de CHP’yle ya da İngiltere’de ideolojik duruşu olan Corbyn’le muhatap olmak, onların taleplerine karşılık bulmak istemiyor. Bunun yerine “proje liderler” ortaya çıkarmayı ve ona oy verecek olanları da “fan grubu” olarak konumlandırmayı tercih ediyor. İdeolojik karşıtlıklar yerine de suya sabuna dokunmayan konular ya da liderlerin bireysel özellikleri ön plana çıkarılıyor. Örneğin Kanada’dan Trudeau’nun neye inandığını, hangi politikaları savunduğunu kimse bilmiyor ama nerdeyse kâinattaki herkese Kanada Başbakanının ne kadar yakışıklı olduğu en az bir kez söyletiliyor. Böylece toplamda 2 tür liderlik kalıyor. Küreselcilerin çok sevdiği “pop star siyasetçiler” ve güçlü liderlik adı altında toplanan “demokratörler”. Kendisini her şeyin üstünde gören ve Macarlardan da sürekli yüksek oy alan Orban bunlardan biri. Rusya’da 20 yıldır ülkeyi yöneten ve önümüzdeki 20 yıl daha yöneteceği düşünülen Putin ve farklı bir siyasal kültürden geldiğini söylese de Çin’i hayatının sonuna kadar yöneteceği anlaşılan Şi-Cinping genel anlamda ikinci tür liderliği oluşturuyorlar. 

Ajansların öne çıktığı yeni bir düzen

O halde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor? Peki tüm bunlar olurken Avrupa’nın köklü partileri başta olmak üzere Türkiye’deki partiler ne yaptılar, ideolojik meseleler bu derece hızla gündemden düşerken ne konuştular? Açık ve net ki bilerek ya da rüzgâra kapılarak da olsa tüm düzen partileri yeni duruma uygun olarak konumlanırken ideolojik konulardan ısrarla uzak durdular. Böylece seçmen tabanları heyecanını kaybetti, siyasi partiler kemik seçmenlerini koruyamadılar ve birbirine çok benzeyen söylemlerin, aynı reklam ajanslarıyla kampanya düzenlediği ve günün sonunda “daha çok fon kullanma şansına sahip olanın hep önde olacağı” bir düzen kurulmuş oldu. Bu nokta önemli zira mevcut durumda kazanan parti olan iktidar için bu düzenin devamında hiçbir sorun yok. Zira 18 senedir bu düzenle iktidar olmuşlar ve doğal olarak böyle gelmiş böyle gitsin diye düşünebilirler. Oysa imkân ve kabiliyetleri “aynı olmayan muhalefet partileri” için bu düzeni kabul etmek demek “sürekli şerefli yenilgiler” almak dışında bir anlam ve sonuç üretmeyecektir. Kanaatimiz odur ki “ideolojisizlikten zarar gören muhalefet partileri”, bu düzeni değiştirmek ve yeniden iktidar olmak için önce “rakip gibi düşünmeyi” bırakmalı ve kendi oyununu kendisi kurmak için uğraşmalıdır. Ezberlerle değil aklın ve bilimin ışığında, gelenekten feyz alarak geleceği yakalamak gibi cüretkâr adımlar atılması gerekiyor. Aksi halde bu düzen böyle devam eder ve bugün AKP, yarın başka bir isimle “bu düzenin ürünü olanlar” iktidarlarını devam ettirirler.

Oy oranların toplamı önermesi yanlış

N: Yeni sistemle birlikte siyasi partilerin hayatına ittifaklar girdi. İttifaklar sizin de baktığınız yerden mantıklı mı? Siz yönetseniz böyle bir kompozisyon içinde olur muydunuz?

U.O.: İttifak konusu, yeni rejimin %50+1’i zorunlu kılmasından ortaya çıkmış bir zorunluluk olarak kitlelere sunuldu ve sunulmaya da devam ediyor ancak ben meselenin hiçbir zaman “oy oranlarının toplamı” olarak ele alınmasını uygun bulmadım. Zira bu, siyaseti “basit matematiğe” indirgemek olur ki böyle bir bakış açısı olayları doğru analiz etmemize engeldir. O halde soruyu şöyle sormakla işe başlamalıyız: Siyasi partiler oy oranlarını değilse hangi kriteri referans alarak ittifak yapmalıdırlar? İttifak yapmak mecburi midir? Öncelikle yaygın kanaatin aksine ittifakları “oy toplamı olarak” gören anlayış yanlıştır zira bazı durumlarda siz toplama işlemi yaparsınız ama sonuç eksi çıkar. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı yapılması böyle bir işlemdir. Toplama olarak düşünülmüştür ve potansiyel oyun bile altına düşülmüştür zira eksik bir mantıkla konu ele alınmıştır. Benzer bir durum geçmişte SHP/HEP ittifakında görülmüştür ve toplama işleminin sonucu eksi olmuştur. O halde sadece oy oranlarına bakılarak yapılan ittifaklar sonuç alıcı değildir. Eksik olan halka, “ittifakın temel kriteridir.” Kanaatimiz odur ki herhangi bir ittifakın artı bakiye vermesi ve hatta basit matematik işleminin ötesinde olumlu sonuçlar doğurması için göz önüne alınması gereken kriter: “Meşruiyet üretme kapasitesi” olmalıdır.

Bu anlamda değerlendirdiğimizde AKP-MHP ittifakının büyük parçası, aldığı yüksek oy oranına rağmen AKP değil, ittifaka meşruiyet üretme kabiliyeti açısından MHP’dir. Yani Cumhur İttifakı’nın “büyük ortağı MHP, küçük ortağı AKP’dir.” Zira AKP; 2002 yılından beri yaptığı tüm eylemlerle toplumun çok büyük kesiminin gözünde meşruiyetini kaybetmiş ve sadece kendi oy tabanını sıkışmış yani doğal limitine ulaşmış bir partidir. En temel özelliği de geçmişinde “gayri milli tutumlar” konusunda gösterdiği büyük hevestir. İşte MHP’ye olan ihtiyacın sebebi budur: MHP; Oslo’dan Habur’a, zehirli açılım politikalarından Cumhuriyet karşıtı tüm eylem ve söylemlere karşı AKP’nin muhtaç olduğu “meşruiyeti” sağladığı için önemlidir. Örneğin mevcut durumda AKP+HDP ittifakı kâğıt üzerinde %50+1’i geçecek potansiyelde olsa da “meşruiyet üretme potansiyeli düşük olduğu için” muhtemelen iki partinin alacağı oy oranı %50’nin çok altında olacaktır. 

İttifak kurmak zorunlu değil

O halde şunu açıklıkla söylemek gerekir: Şayet ittifak yapılacaksa oy oranlarına değil “meşruiyet üretme kapasitelerine” bakılmalıdır ve ona göre ittifakların içinde yer alınıp alınmayacağına karar verilmelidir. Peki, bu durumda “ittifaklar zorunlu mudur?” diye de sormak gerekir. Benim bu soruya cevabım “hayırdır.” Günün sonunda ittifak yapmak zorunlu bir hal alacak olsa bile mevcut tüm siyasal partiler öncelikli olarak “tek başına iktidar olmak için” çaba harcamalı, iki seçim arasında bu amaca uygun iş ve eylemler yapmalı ve ancak ilkeler çerçevesinde, detayları bilinen ittifaklar, seçim dönemiyle sınırlı olmak kaydıyla, yapılmalıdır.  Ancak ülkemizdeki durum bunun tam tersidir. Siyasi partiler, “tek başına iktidar olma hedefine ulaşmak için sürekli arayış” içinde olmak yerine “ben de 25 var, sen 10 getir, öbürü şu kadar getirsin ve seçim kazanalım” anlayışına saplanmışlardır. Bu da sonsuz bir “ittifak mecburiyeti” doğurmakta ve beş benzemezin yan yana durmasına sebep olmaktadır. Orta-uzun vadede bu mecburiyetin sonucu “ilkesizlik, atalet ve sürekli denge arayışı içinde ideolojik netliğin yok olmasıdır.” 

Dijital kurultay yapalım

Benim önerimse şudur: Seçim biter bitmez yani tek başına iktidar olunamadığı anlaşılır anlaşılmaz, her siyasi parti “tek başına iktidar olmak için yeni bir başlangıç yapar.” Nerde hata yapıldığını anlamak için arama toplantıları, konferanslar, toplantılar düzenler. Büyük bir seferberlik anlayışı içinde, kimin söyleyecek bir sözü varsa onları dinler ve herkesin sözünü ortaklaştırmaya uğraşır. Özeleştiri mekanizması Genel Başkan’dan başlayarak en küçük birim olan mahalleye kadar gider ve oradan da Genel Merkeze kadar uzanır. Mevcut durumda özellikle CHP’nin “özeleştiri” mekanizmalarına sahip olmadığını görüyoruz. Zira uzun zamandan beri tek başına iktidar olunamamasına rağmen özeleştiri yapılıp kurumsal değişime, ideolojik netleşmeye ya da kadro yenilenmesine gidilmemiştir. Ne yazık ki aynı tutum Covid-19 sonrası “yeni normali” tartıştığımız bu dönem için de geçerlidir. Sanki Covid pandemisi yaşanmamış gibi herkes eski model siyaset anlayışına, eski model ittifak planlamasına devam etmektedir. Oysa “dijital kurultaylar yapmak mümkündür, tabanı her kararın içine katmak mümkündür, üyelerin tamamını internet üzerinden eğitime tabi tutmak mümkündür, yepyeni bir yönetişim anlayışını hayata geçirmek mümkündür. Fakat daha önemlisi ittifaklara gerek kalmayacak şekilde CHP’yi tek başına iktidar yapmak da mümkündür. İlla ittifak yapılacaksa da %25’lere saplanmış bir CHP yerine en az %30-35 bandına oturmuş bir CHP yaratmak tüm dengeleri yeniden belirleyecektir. Böylece CHP, toplumda “alternatif iktidar adayı parti” haline dönüşecek ve diğer partilerden kopacak seçmenin CHP’ye kanalize edilmesi mümkün hale gelecektir.

Sipariş programı

N: Son olarak, büyük kongreden sonra bir de parti programı için bir kongre toplanacağı belirtiliyor. Buraya ilişkin eleştirileriniz olduğunu anlıyorum. Bunu açabilir misiniz?

U.O.: Kendine sol, sosyal demokrat, Atatürkçü diyen partilerde siyaset yapan insanların çok açık konuşması gerektiğine inanan biriyim. Bu yüzden çok açık ifade edeceğim: Siparişle program yazdırmak CHP geleneğine de zamanın ruhuna da mevcut gerçeklere de aykırıdır. Teknolojinin bu derece geliştiği ve yaygınlaştığı bir zaman diliminde kapalı kapılar ardında birkaç kişiye program sipariş etmek doğru değildir. Kongrecilik demek olan CHP geleneğine uygun olan şey, köylerden, mahallelerden başlayarak tüzük ve program için komisyonlar kurmak, tüm tartışmaları internet ortamında tüm seçmenlerin bilgisine sunmak ve aşama aşama tüm süreci halkla birlikte tamamlamaktır. Son haline getirilen ve tüm anti-demokratik maddelerinden arındırılmış tüzük ve programın da en az 1 hafta sürecek, tıpkı İlk Hedefler Beyannamesinde, Ak Günlere Seçim Bildirgesinde olduğu gibi, bir toplantıyla partinin onayına sunulabilir. Böylece hem ortak akla dayalı, demokratik bir süreç işletildiği için pek çok tartışma ortadan kalkacaktır hem de sorumluluk herkese ait olacaktır. Aksi durumda tartışmaların önü açılmış olur ki bunun hiç kimseye bir faydası olduğunu düşünmüyorum. 

CHP, dünyaya model olmayı hayal edebilir

Biliyorum ki bazı arkadaşlarımız “Şimdi zamanı mı? AKP’de kimse konuşamıyor? Çok seslilik partiye zarar veriyor gibi…” AKP’nin uzunca yıllar boyunca CHP’yi suçlamak için kullandığı argümanları bize karşı kullanacaklardır. Ben de hepsine birden diyorum ki “rakibe bu kadar odaklanarak iktidar olunamaz.” Onlar kötü diye biz de CHP’ye kötülüğü layık göremeyiz/görmemeliyiz. CHP; fikri çölün ortasında Türk milletinin kan ve gözyaşıyla kurduğu bir devrim partisidir. CHP, dünyaya model olmayı hayal edebilir, CHP imkânsızı başarmak için yollara düşebilir, CHP herkesin hemfikir olduğu her şeye yeni anlamlar verip, tarihin yönünü de değiştirebilir ama CHP asla ve asla “bana ne derler, rakibim beni nasıl suçlar” diyerek teslim olmaz. CHP’liler için referans noktası geçmişimizdir, devrim uğruna gençliğini gönüllü olarak harcayan Cumhuriyet çocuklarıdır, liderimiz Mustafa Kemal’dir. Başka da referans aramaya hele hele AKP’ye bakıp da cümle kurmaya gerek yoktur. Cumhuriyet çocukları, şanlı tarihlerine baktıkça sadece Türkiye’yi değil dünyayı ayağa kaldıracak bir hareketi yeniden başlatabilecek kudreti de kendilerinde bulacaktır. Buna şüphe duymaya yer yoktur.